İbretlik Hikayeler

Sevgi Hikayeleri

Atatürk ve Anılar

Türkü Hikayeleri

Ders verici Hikayeler

Tarihi Hikayeler

Sizden Gelen Hikayeler

başarı hikayeleri

Ödüllü Hikayeler

Gerçek Yaşam Hikayeler

Aşk Hikayeleri

Dini Hikayeler

Kahramanlık Öyküleri

Çocuklar İçin Sesli Masallar

Büyükler İçin Seslendirilmiş Hikayeler

Dostluk Hikayeleri

Duygusal Hikayeler

30 Aralık 2016 Cuma

Padişahın İşine

ibretlik hikaye

        İBRETLİK hikayeler                                                                    
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür.
 Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. 
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavus Paşa sorar
:- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.



Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir.
Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya,Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır.
Etrafına daha bir dikkatle bakınır.
işte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar.
Sorarlar;
- Kimdir bu? Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın mey husun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar
Çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar...
Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa nerde namlı harcar.
Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir
cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...Ama biz gidemeyiz,söyle veya böyle tebamizdir. Defini tamamlasak gerek.
- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini,telkini...
Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden..
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem.Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki.
Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında....
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...
Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.



Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar... Ağlar mi? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...
Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin;elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara...Mızraklı ilmihal.Hücceti İslam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi.
Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişanci'ya, Sofulara uzanırdı ya... Hatta bir gün;
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim.
Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
                            .....................................
Allahü tealinin öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez.
Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammet'e,halifeyi müslimine dua ederler.Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... 
Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar.Kralları yıkar, kaleleri parçalar.
iste NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir.
Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır.
1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah
gördü. Ve mübareği evine defnetti.

Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda,Cibali Tütün Fabrikası'nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır....

                                                                     






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Oglum ve Kücük Hikayesi

hikaye


Birkaç gün önce, eşim çok rahatsızdı. O kadar ki ayakta zor duruyordu. Doktorda ilaç vermiş ve dinlenmesini tavsiye etmişti. Ama gel gelelim çocuklar ve evin ihtiyaçları yüzünden bir türlü dinlenemiyordu. Ben de çocuklara hadi dışarı çıkalım biraz gezelim diyerek hanımın dinlenmesini düşündüm. Normal de büyük oğlum (11 yaşında) pek dışarı çıkmaz hatta özellikle benimle çıkmayı hiç sevmezdi. Ama bu sefer itiraz etmeyip çıkalım babacım dedi.



Ben de bundan dolayı onun sevineceği yerlere gidip onu mutlu etmek için elimden geleni yaptım. Küçük oğlumda (2 yaşında) zaten bir sıkıntı yoktu çünkü o dışarı çıkmayı gezmeyi çok severdi. Bütün gün gezdikten sonra akşam geç vakitte artık yeter herhalde diye düşünerek evin yolunu tuttuk. Aslında çocuklarımın o gün bana göstermiş olduğu sevgi ve mutlu bir şekilde gün geçirmiş olmak, eşimden çok bana yaramıştı. Geç vakit olduğu için eve hazır bir şeyler alıp yemek ihtiyacımızı da bu şekilde hallederiz diye düşünmüştüm. Bu konuda oğlumla yaptığımız istişare sonucu evimizin biraz ilerisinde olan lokanta da eşimin sevdiği şeyleri almaya karar verdik. Çok yorgunduk ama elimizdeki parayı minibüs yerine yemeğe vermeyi düşündüğümüz için eve kadar da yürüdük. Ama maalesef biz gittiğimizde lokanta kapanıyordu ve elimiz boş kaldık. Başka etrafta bir şey olmadığı için biraz daha ileride başka bir lokantaya gitmeye karar verdik, ancak biz ona ulaştığımızda o da kapatıyordu.

Geriye yapacak 2 şey vardı ya tekrar çarşıya kadar gidip açık bir yer arayacaktık ya da eve gidip biz geldik ama elimiz boş geldik diyecektik. Oğlumun çarşıya kadar bu yolu tekrar geri yürüyeceğini düşünmediğim halde sordum ve şaşırtıcı bir şekilde hadi gidelim babacım dedi. Sevinerek çarşıya kadar geri gittik ve eşimin istediği yiyecekleri satan açık bir yer bulduk. Bu zorlu yolculuk zor olduğu kadar beni çok mutlu etti.

Elimizde yiyeceklerimiz eve geri dönerken büyük oğlum, babacım ben sana bir kıssa anlatmak istiyorum dedi. Tabi ki sevinirim dedim ve dinlemeye başladım.


Beş vakit namazını, yalnız kılmayıp cemaatle kılan temiz düşünceleri olduğu kadar Müslümanlığı gereği kendine de iyi bakan bir adamcağız yine bir gün;

Vakit yaklaşınca güzelce abdestini almış, güzel kokularını sürünüp temiz elbiselerini de giyinip kuşanıp hazırlanmış. Erken gidip cemaatle de hasbi-hal etmeye kendine düstur edinmiş olan bu adamcağız, cemaate katılmak için erkenden camiye doğruca yola çıkmış.

Ama yolda giderken bir yerde ayağı tökezlemiş ve yere yuvarlanmış. Üstü başı kirlenmiş. Ayağa kalkınca üstüne başına şöyle bir bakıp fazla düşünmeden evine geri dönmüş. Ama camiye gitmekten vazgeçmemiş, hemen elbiselerini değiştirip, tekrar camiye doğru yola düşmüş. Olacak bu ya aynı yere gelince ne kadar dikkat ettiyse de tekrar yuvarlanmış ve yere düşmüş. Vakit azaldığı için hemen eve hızlıca dönmüş ve elbiselerini tekrar değiştirmiş. Bu sefer daha hızlı bir şekilde yine yola düşmüş. Aynı yere geldiğinde yine tökezlemiş ama o sırada aniden birisi belirmiş ve yüzündeki korku ifadesiyle elinden tutmuş ve onu düşmekten kurtarmış. Önce teşekkür ettik ten sonra sormuş sen kimsin ve beni kurtarırken o yüzündeki telaş ve korku ifadesi de neydi bu kadar diye sormuş.

Karşısındaki cevap vermiş;




- Ben şeytanım.

Adamcağız;

- Sen şeytansan neden beni kurtardın?

Şeytan;

- Aslında senin 1. düşüşünde sana çelme takıp yuvarlanmanı sağlayan bendim. Ama sen cemaate gitmekten vazgeçmeyip güzelce hazırlanıp tekrar yola çıkınca, Allah’u teala (c.c.)’nın hoşuna gitti ve senin geçmiş bütün günahlarını affetti.

- Bunun üzerine çok sinirlendim ve bu sefer vazgeçersin umudu ile 2. defa aynı yerde tekrar çelme taktım ve yuvarlanmanı sağladım. Ama sen yine vazgeçmedin. Bu Allah’u teala (c.c.)’nın o kadar çok hoşuna gitti ki senin Ailenin de bütün günahlarını affetti ve ben öyle rezil oldum ki meleklerin hepsi bana güldüler, lanetlediler ve sana dua ettiler.

- Bu üçüncü seferde ise ben sana çelme takmadım sen kendin düşüyordun, fakat ben bu sefer öyle korktum ki yine evine dönüp vazgeçmezsen Allah’u teala (c.c.)’nın merhametinin bolluğundan belki de senin yüzünden tüm ümmeti Muhammedin günahlarını affeder korkusuyla seni kurtardım. İşte yüzümdeki telaş ve korkunun sebebi budur
.

diyerek bana anlattı ve sonrasında ekledi. Babacım ben bundan dolayı yani Rabbimin rızasını kazanmak ve şeytanın da kahrolması için bu gün seninle beraber çıktım ve yemek içinde o kadar dolaştım. Anladım ki bu kıssalarda anlatılanlar senin gibi iyi yürekli insanların başından geçen gerçek hikayelermiş. Sana da bu kıssayı işimiz bittiği için anlattım, eğer bunu sana daha erken anlatsaydım belkide sırf anlattığım için bugün bu zorluklara katlanacaktın, oysa sen bunu bilmeden kendin istediğin için katlandın tüm bu zorluklara dedi.

Ardından bana sordu baba ben de Rabbimin rızasını elde etmiş miyimdir. Melekler benim içinde dua etmiş midir. Cevap veremedim bu sorusuna taki eve döndüğümüzde eşimin çok daha iyi olduğunu görünceye dek.

İşte o zaman bak oğlum dedim, sence de annenin bu hızla bu kadarcık zamanda iyileşmesi meleklerin senin için dua ettiğini, rabbimin de senden hoşnut olduğunu göstermez mi?

Oğlumun bir kıssadan bu kadar olumlu etkilenmesi ve bunun da bir aile saadetine dönüşmesi beni mutlu etti. Umarım bu tarz kıssalar herkesin hayatına güzellikler katar.




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

26 Aralık 2016 Pazartesi

Küçük Bir Tebessüm Dünyayı Deyiştirir

hikayeler

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Hüzünlü adam bu saf ve içten gülümseyiş karşısında kafasındaki problemleri bir anlığına unutup küçük kıza gülümseyişle karşılık verdi. Birden, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Eski arkadaşına hemen bir not yazıp yolladı.

Aldığı teşekkür mektubu eski dost'u öylesine keyiflendirdi ki, öğle yemeklerini yediği lokantada çalışan garson kıza çok yüklü bir bahşiş bıraktı.

Garson kız hayatında ilk kez bu kadar çok bahşiş alıyordu. Akşam eve dönerken, her zaman köşe başında oturan yoksul adamın şapkasına bir teklik bıraktı.






Yoksul adam iki gündür doğru dürüst bir şey yememişti. Yüreği minnetle doldu. Karnı, belki de aylardır ilk kez böylesine doymuştu. Bodrum katındaki küçük odasına giderken keyfinden ıslık çalıyordu.

Islığı işiten bir köpek yavrusu soğuktan donmuş bir halde yanına geldiğinde onu da kucağına alarak bodrum kattaki odasına götürdü.

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.

Gece yarısını birkaç saat geçmişken küçük köpek acı acı havlayarak uyandırdı yoksul adamı. Bir duman kokusu vardı odada. Adamla birlikte odadan dışarı çıkan küçük köpek havlamalarıyla tüm binayı ayağa kaldırdı. Başlamakta olan bir yangın herkesin desteğiyle söndürüldü.

Dumandan boğulmak üzere olan küçük çocuklar şimdi anne-babalarının kucağında gülümsüyorlardı. Ayırt etmeksizin ve herkese. Hüzünlü adamlara bile. Bir tebessümün sonucuydu küçük çocukların hala anne babalarının kucağında gülümseyişleri.






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

25 Aralık 2016 Pazar

Küçük Çocuk ve Dua

ibretlik hikaye

Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti.
Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?

Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi.
Ama şimdi adım bile atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.




Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah’tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.
O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.
Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü.
Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.




Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde “av” diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de “rasgele” derlerdi.
Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.
Çocuğun yanaklarını okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.
Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu.
Başını ağır ağır sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.
Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da…
Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

24 Aralık 2016 Cumartesi

Kırmızı Ayakkabı

                             
İbretlik hikaye

HÜZÜNLÜ GERÇEK BİR HİKAYE

Bütün bir hafta boyunca, üst üste binen yorgunluğumu üzerimden atmaya çalıştığım pazar günlerinden biri … TAK! ve ŞANGIIIRRR! sesleri ile oturduğum koltukdan fırladım.
-Ablaaa, bu yaptı ! cama o kocaman taşı bu attı…
Hiç kıpırdamıyor, orada öylece durmuş “evet ben yaptım” der gibi yüzüme bakıyordu. Esmer yüzünde – pırıl pırıl parlayan, kap kara gözlerinde pişmanlığa dair en ufak bir ize rastlamak mümkün değildi. Bilakis, umut… umut pırıltıları… “belki”ler…
-Bekle dedim, bekle geliyorum, bunun hesabını soracağım.
-Sen zahmet etme abla, ben gelirim.
Otuz saniye sonra daire kapımın önündeydi.
-Ne istedin camımdan,.. bilerek atmışsın taşı niye?
Bu sefer , hiç ses yok !



-Gel içeri dedim.
Sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi, ayakabılarını alelacele çıkartıp içeri girdi.
Mahçup ama pişman değil, utanıyor ama korkudan eser yok. Tuhaf bir çelişki hali…
-Otur konuşacağız.
-Üstüm çok pis.
-Otur!
-Bir gazete kağıdı var mı abla?…
Sandalyeye koyalım öyle oturayım. Kızmalı mı , gülmeli mi bilemedim
-Camımı bilerek kırdın, ama sandalyelerime kıyamıyorsun öyle mi?! Otur, O-tuurr!
Sindi kaldı. Başını önüne eğdi, bir kaç saniye süren suskunluk…
-Abla cam parasını çalışır öderim. Yalnız…
-Yalnız ne?!
-Sana anlatacaklarım var, beni biraz dinler misin?
-Mazeret mi?
-Vallaha mazeret değil. Camı kırdım, bilerek kırdım kabul ediyorum,.. ödeyeceğim,.. ama…
-Ama ne?
-Abla, bu mahalleye yeni taşındığını biliyorum,
zengin olduğunu da biliyorum…
-Zengin mi? zengin hee ! Çalışıyorum, sabahtan akşama kadar para kazanmak için canım çıkıyor, bir tatil günümü evimde oturup dinlenerek geçirmek istiyorum, gelip camımı kırıyor,
üstelik bir de “bilerek yaptım” diyorsun…
-Abla dinleyecek misin beni? Senden yardım istiyorum,
kız kardeşim için. Kırmızı ayakkabı diye tutturdu, geceleri uyumuyor, durmadan ağlıyor..
Ona istediği ayakkabıyı alacak paramız yok. Ben senden para istemiyorum, kardeşime bir çift kırmızı ayakkabı al, vallaha billaha borcumu öderim. Kardeşim hasta, çok hasta! üzülünce daha da kötüleşiyor. 

Bu sözleri, duyabildiğim son sözleri oldu. Ondan sonra neler anlattı hatırlamıyorum.  Cesareti, açık sözlülüğü, kendine olan güveni, kız kardeşi, kırmızı ayakkabılar… Beynimin içinde sorunlarına dair bir sürü soru işareti belirdi. Hayatı ile ilgili, yüreğimi sızlatan tahminler, fikirler..
-Abla, tamam mı, kardeşime kırmızı ayakkabı alacak mısın?
Bu sözlerle uykudan uyanır gibi kendime geldim. Bir kaç saniyelik suskunluk…
-Limonata içelim mi?
Bu soru umudu oldu. Gözleri parladı, yüreğindeki umut ışığının gözlerine nasıl yansıdığını gördüm. Bu sefer daha heyecanlı, daha cesaretli konuşmaya başladı;
-Arabanı yıkarım. O aşağıdaki oto parka bırakmana gerek kalmaz. Ben daha iyi bakarım, kollarım, yıkar, temizlerim… Hem de istediğin kadar, borcumu ödeyene kadar.. Hıı? ne olur!!
O bakışları… 
Gözlerimin içine “ne olur evet de” der gibi bakışları…. 
Çoktan razı olmuştum ama şimdilik bu rızamdan haberi olsun istemiyordum.
-Bilmiyorum, düşünmem lazım. Sen şimdi bırak, bir şekilde ödeteceğim ben sana bu camın parasını da, biraz ailenden, kardeşinden sözet bana.
-Annem, bir de beş yaşında ki kardeşimle yaşıyorum. Babam yok, bizi bırakıp kaçtı. Annem önceleri temizliğe gider bize bakardı. O zamanlar ben okula da gidebiliyordum.
Ama sonra hasta oldu ve doktorlar çalışmasını yasakladılar. Şimdi evde sabunluk, elbezi, çetik falan örüyor, ben de pazarlara götürüp satıyorum.
-Annenin hastalığı ne?
-Verem. Ama geçti. Şimdi iyi sadece yorulmaması gerekiyormuş, o kadar.
-Peki ya kardeşin, onun nesi var?
-Doktorlar “çok yaşamaz” dediler. Annem çok ağlıyor. Geceleri yatağıma yatınca ben de çok ağlıyorum. Kardeşim da kırmızı ayakkabı diye tutturdu,.. gece gündüz durmadan kırmızı ayakkabı sayıklıyor.
-Adın ne senin?
-Mehmet
-Kaç yaşındasın?
-12
-Peki Mehmet; bak ne güzel dertleşiyoruz, konuşuyoruz bunun için cam kırman gerekmezdi. İnsanlardan birşey isteyeceğin zaman, onlara zarar vermen gerekmez.
Gider konuşur, derdin-sorunun neyse anlatırsın olur biter.



Bu sefer başını iyice öne eğdi, bir iki kez arka arkaya yutkundu;
-Beni dinle diye yaptım. dedi fısıldar gibi.
-Camımı kırmadan da gelip bunları bana anlatabilirdin.
-Dinler miydin?!
-Dinlerdim!
-Haydi şimdi iç limonatanı, şu kurabiyeleri de ye, sonra da size götür beni, annenle tanıştır tamam mı?

O nasıl bir sevinçtir ki, gözlerinde yıldızlar gördüm. O nasıl bir sevinçtir ki, zıplasa başı tavana vuracak
ama kendini zor tutuyor.
-Abla dedi çekinerek
-Ben yedim, bu tabağımda kalanları kardeşime götürebilir miyim?
-Sen ye, giderken kardeşine alırız.
-Olmaaazzz! izin verirsen bunları götüreyim, vermezsen, yenilerini almanı istemem.
Sen kardeşime ayakkabı al, yeter. Var ya… Başka hiç birşey istemiyorum.
Gözyaşlarım çoktan “Hazırol” a geçmiş “Başla” komutu bekliyorlardı. Sustum, sadece sustum!

-Zeynep, nereye gidiyoruz biliyor musun ağabiciğim?
-Nereye?
-Sana kırmızı ayakkabı almaya.
Tanrım! bir çocuk bu kadar mı güzel güler, bu kadar mı yakışır o küçük yüzüne o masum gülücükler… 

Mehmet’le Zeynep el ele tutuşmuş önümüz sıra yürüyorlardı, biz de annesi ile arkalarından. Kadıncağız yol boyu, minnet-şükran-teşekkür-dua ne varsa saydı döktü. Söylediklerini dinleyebilecek durumda değildim, sadece izliyordum Mehmet’i, Zeynep’i…
Zeynep dükkandaki bütün kırmızı ayakkabılara büyülenmiş gibi bakıyordu. Sanki yeryüzünde bir tek kendisi ve kırmızı ayakkabılar varmışcasına. Sırayla her birini giyip-çıkartıyordu.
Hipnozda gibiydi.
-Bu iyi mi kızım, ayağını sıkıyor mu, acıtıyor mu?
Soruları duymuyordu, şaşkındı, inanılmaz mutluydu, sadece ayakkabılara bakıyor, gülüyordu.
-Hangisini istiyorsun? sorusuna yanıt veremedi.
Adeta dili tutulmuştu ve o “bir süre sonra atlatır”diye düşündüğüm hipnoz hali geçmemiş, hala devam ediyordu. Sonunda anne bir seçim yapmak zorunda kaldı.
-Bu olsun, bunu alalım bir zahmet.
Zeynep bu söz üzerine uykudan uyanır gibi sıçradı. Utanır, mahçup ama çok da kararlı;
-Yok! Ben bunu istiyorum, kenarında süsü var.
-Kızım bak o yazlık, bunu alalım kış geliyor…
Hem bak bu da kırmızı. Dudağını büktü, bir süre sustu, sonra ağlama öncesi sendromu,.. dudak titremeye başladı.
-Ama bunun kenarında süsü var. diye tekrarladı.
-Zeynep hangisini istiyorsa onu alacağız dedim.
-Hem bak Zeynep ne diyeceğim, bir tane almak zorunda da değiliz. iki-üç hatta dört tane bile alabiliriz. Zeynep’ in tek derdi, KENARINDA SÜSÜ ! olanına sahip olmaktı. KENARINDA SÜSÜ OLAN’ ını ve annenin beğendiğini de alıp çıktık.




Her akşam iş dönüşü küçük Zeynep i ziyaret etmek, bende vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu. O’nu görmeden duramıyordum. Öyle tatlıydı ki… “O’na bu kadar bağlanmak doğru mu? ” bencilliğinden mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışarak, hep Zeynep ‘e koştum.
-Ayy bu kız bir alem. dedi annesi.
-Ne yapıyor biliyor musun? Her gece ayakkabıları siliyoruz, temizliyoruz, iç içe bir kaç poşetin içine koyup ağızını iyice bağlıyoruz,.. Küçük hanım onları koynuna almadan uyumuyor. Bir de, illaki KENARI SÜSLÜ’sü. Gülüştük.
-Zeynep, çok mu seviyorsun kırmızı ayakkabılarını? dedim.
Kapkara, gülen gözlerini gözlerime çevirip, başını salladı.
-Öyleyse neden ayağında değiller?
Utandı, cevap versem mi, vermesem mi tereddütünü atlatır atlatmaz, o her zamanki munis hali ile
-Eskir! dedi.
“İçimi acıtmak için mi yapıyorsun Zeynep?” diye soramadım. Sustum..



Zeynep’i o çok sevdiği kırmızı ayakkabıları ile, umutsuzluğunun dışa vurumu mekanlarda kapı kapı dolaştırıyor olmak bana çok dokunuyordu. O kenarı süslü ayakkabıları ile nerelere gitmedik ki. Lunaparklar, çocuk sinemaları, çocuk tiyatroları, hayvanat bahçeleri, onkoloji servisleri, radyoterapi merkezleri, labarotuvarlar… Her canı yandığında o can acısının bedelini aldı! Aldı mı?!…
“Niye” diye sormak bile gelmiyordu ki aklına.
“Niye buradayız, niye canımı yakıyorlar? “diye sormadı hiç.
 Neden o çok sevdiği kırmızı ayakkabıları ile ilaç kokulu hastane koridorlarında dolaştığımızı da. Avuclarıma teslim ettiği minicik ellerinin, kalbimde derin bir yarayı acımasızca kanattığından habersiz, nereye çekersem oraya gelecek kadar itaatkar, sabırlı, sorgusuz..

Umut yoktu. Çoktan beri yoktu. Sadece .. Belki.. Bir kaç ay daha.. Bir kaç ay sonra… bir cumartesi sabahı…hıçkırık sesleri… Kapıyı açtığımda Mehmet i elinde Zeynep in kırmızı
ayakkabıları ile yere yığılmış hıçkırır buldum. Soru sormak
“Ne oldu?” demek hiç bu kadar anlamsız gelmemişti bana.
-Ayakkabıları getirdim abla !
Mehmet’i kapımın önünde bırakıp koştum.. koştum.. koştum.. Odanın ortasına yığıp kalmış, şaşkın, acı dolu, boş boş bakan bir çift anne gözü ile buluşana kadar koştum…
-Kızım… kızım gitti!… Uçup gitti!…
Ellerimden, avuçlarımdan kayıp gitti! Ne acelesi, ne telaşı vardı anlayamadım.
Baksana, KENARI SÜSLÜ’sünü bile almadan giti Zeynep.....!



                                                                         

Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

23 Aralık 2016 Cuma

Kırmızı Başlıklı kızı Gelin Birde Kurttan Dinleyelım

hikaye ,masal

Büyüklere masal........
Her gün yaptığım gibi ormanı temizlemeye çıkmıştım. Orman benim evim, temiz tutmak da benim görevim. Derken bir kız beliriverdi. Kırmızı başlık ve peleriniyle çok şüpheli bir görünümü vardı. Kimin aklına gelir bu garip kıyafeti giymek. Bir kurnazlık peşindeydi mutlaka. Bir süre dikkatle izledim bu garip kızı. Elinde taşıdığı üzeri örtülü sepette kim bilir ne taşıyordu!...





Yürüyüşü bile normal değildi. Bir sağa bir sola zıplaya zıplaya koşuyordu. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sorunca bana büyükannesinin evine gittiğini söyledi ama gel de inan. Yine de bıraktım peşini kendi işime döndüm. Fakat gel görki aklım o kıza takıldı bir kere... Bir gidip bakayım doğru mu söyledikleri dedim kendi kendime: gerçekten böyle bir büyükanne var mı? Orman benim evim. Ben hem ev sahibiyim, hem de diğer orman sakinlerine karşı sorumluyum. Tamam dünya geçici ve fani ama olsun.



Neyse uzatmayayım... Gittim, baktım ve gerçekten bir büyükanne buldum. Sorduğumda"evet o küçük kız benim torunum" dedi. O nasıl anne babadır ki o küçücük sübiyanı yanlız başına ormana salıyorlar bu da küçük bir ayrıntı yaniii.. büyükanne torunu olduğunu söyleyince ben de sorumlu bir kişi olarak; "bu küçük kız yabancılarla konuşulmayacağını öğrenememiş daha!..." dedim ve anlattım küçük kızla karşılaşmamı... Büyükanne de ürperdi ve birlikte küçük kıza bir ders vermeye karar verdik. O yatağın altına saklandı, ben onun geceliğini giydim, başlığını taktım ve yatağına yattım. (İğrendim elbetteki o yatağa yatmaktan çünkü çok titiz biriyimdir ama söz konusu küçük bir kızın hayatı öğrenmesi olunca katlandık işte)küçük kız birazdan içeri girdi. Seslendi cevap verdim. Ne şaşkın bir çocuk".. beni büyükannesi sanıvermişti bile. Ben benim büyükannemi değil sesinden, kokusundan bile tanırım oysa ki. Neyse bunlar bir şey sayılmaz, daha neler yaptı bilseniz . Kulaklarımın niçin büyük olduğunu sordu. Ne ayıp şey hiç sorulur mu"... yine de çocukluğuna verip yumuşak bir sesle cevapladım. "seni daha iyi duyabilmek için" ... Ama yetinmedi bu sefer kalkıp du burnumun niçin büyük olduğnu sormaz mı!... Ana babası bu kıza hiç mi terbeye vermemişti. Ben zaten burnumu kendime kompleks yapmış biriyim, uzun zamandır takıntılarım öz -güvenim sallantıda. Yine aldırmamaya çalışırken bu sefer de ağzımın kocaman olduğunu yüzüme vurmaz mı!.. Tabiki kızdım, siz olsanız kızmaz mıydınız? O sinirle ayağa fırlayıp peşinden koşturmaya başladım amacım poposuna iki tane vurmaktı. Birden ne olsa beğenirsiniz" bir kocaman avcı elinde tüfek kapından dalı verdi. Beni "seni hain kurt, büyükanneyi yedin değil mi?.." diye suçlamaz mı!... halbuki büyük annenin kılına bile dokunmamıştım ayrıca ben vejeteryanım. O da saklandığı yerden çıkıp beni korumaya çalışmadı. Malum yaşlılık, kulakları iyi duymuyor insan oğlu hayin oluyor.

Avcı mahkeme yapmadan infaz kararımı verdi. Anlatmaya çalışacaktım ki birden bana ne koklattıysa rehavet çöktü uyumuşum. Kalktım ki karımda taş dolu. Yürüyemiyorum. bu kadar hayinlik yapılmazki. Neyse zor bela ayağa kalktım yürüdüm. benim su kuyusuna düşüp öldüğümü sanıyorlardı ama ben doktorum tahsin beyin yanına gitmiştim. Ameliyat oldum tam 3 ay hastanede yattım yok yere. Biraz daha geç kalsaydım ölebilirmişim ki hala çoğu şeyi yiyemiyorum sindirim zorlukları çekiyorum. Neyse bunlardan geçtim aylar sonra o gözüm gibi baktığım ormanıma gittim ki ne duyayım yok efendim ben babaanneyi yemişim yok kırmızı başlıklı kızı yemişim yok böyle bişey. Tabi öldüm sanıp arkamdan atması kolay gelip yüzüme söylesinler yiyiyorsa. O babaanneyi bulsam gerçekleri itiraf ettirecektim ama rahmetli olmuş. İnsan oğlu hayin çiğ süt emmiş. İşte dostlar çocuklarınıza anlatıpda daha fazla beni rencide etmeyin.... Ben suçsuzum.........




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Hiakaye Kategorisi
Copyright © 2013 YAŞAM TADINDA HİKAYELER
GİZLİLİK BİLDİRİMİ
iLETİŞİM
Shared by Dost Mutfak Yemek Tarifleri Ortak KuruluşlarıdırPowered byBlogger