Hikayeleri Önce sen Oku

AMAN iPİiNi GEVŞETME

ibretik hikayeler

Bir gün şeytan büyük bahçeli, kos­koca malikâneye girmiş. Merdi­venleri çıkmış Bir kuzu görmüş Kuzunun boynunda bir ip varmış Şeytan ipi çıkarmadan yalnızca biraz gevşetmiş Kuzu ipin gevşemesiyle hareket etmeye başlamış ve malikâ­nenin önündeki aynayı görmüş Şaskinca bir hamle yapıp aynayı kırmış Çıkan gürültüye evin hizmetçisi gel­miş;

"Sen ne yaptın? Ben şimdi bura­yı nasıl temizleyeceğim? Evin beyi bunu duyunca kesin beni kovar!" de­yip kuzuya bir tekme atmış Kuzu merdivenlerden düşünce ip yetmemiş, kuzunun boynunu kesip onu öldürmüş.

Bu sırada evin uşağı gelmiş, neler olduğunu sormuş.

Kadın anlatınca "Bunu na­sıl yaparsın? Bey şimdi ikimizi de kovacak o kuzu onun için çok değerliydi!" demiş ve hafifçe kadını itmiş Kadın dengesini kaybe­dip merdivenlerden düşerek boynunu kırmış. Sesi duyan evin ha­nımı gelmiş Olanları öğrenip sinirlenmiş. Tam dövmek için yak­laşırken uşak "Lütfen beni bağışlayın, kovmayın!" diye diz çök­müş Uşağın üstüne hızla gelen kadın ona çarpıp merdivenler­den yuvarlanmış ve ölmüş.

Evin beyi gelip de olanları dinleyince belinden silahı çekip uşağı vurmuş Sonra kendi kendine "Eyvah! Ben ne yaptım? Bir kuzu, aynanın kırılması ve sevmediğim karım için elimi kana bulamaya, katil olmaya değer miydi?" demiş ve silahı çekip bir kurşun da kendine sıkmış? Bütün bu olanları
ke­nardan izleyen şeytansa sırıtarak;

"Ben hiç birşey yapmadım ki!" demiş,
"Sadece kuzunun boynundaki ipi gevşettim, o kadar"






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ELİF'İN DUASI ( ALLAH İÇİN SEVİN )


Elif dikkatle okuduğu kitabı yavaşça yere bıraktı. Son okuduğunu daha iyi anlayabilmek için gözlerini bir yere dikmiş, hareketsiz donuk bir şekilde düşüncelere daldı.

Uzun süre bu şekilde düşündükten sonra hızla kitabı alıp son okuduğu yeri dikkatli bir şekilde bir daha okudu. Her okuduğunda yüzü biraz daha asılıyor, iyice anlamaya çalışıyordu.
“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur”





Bu hadisi okuduktan sonra, sevdikleri ve sevmedikleri hanesini bir kez daha gözden geçirmesi gerektiğini düşündü. Sürekli bir arada olduğu insanlarla, alış verişte bulunduklarıyla, komşularıyla, akrabasıyla, kan bağı olanlarla ve ya bir şeklide ticari ilişkisi olanlarla da değil Sevdikleriyle beraber haşrolunmak.

Sonra bir başka hadisi hatırladı.
“Allah için sevin ve Allah için buğzedin”

Bu iki hadisi bir arada düşündüğünde biraz daha şekillendi kafasında.
“Allah için sevdiklerimizle beraber haşrolacağız” diye geçirdi içinden. Kendisinin ve çevresindeki insanların sevdiklerini ve sevme nedenlerini düşündü bir bir. Sevdiği insanlar kimlerdi ve neden seviyordu onları?

Akşamki haberlerde gördüğü bir olay geldi aklına. Bir pop star kendisini seyretmeye gelen gençlerin çılgınca katılımları arasında ve bir sunucunun onlara yaklaşarak;
- Sahnedeki şarkıcı için ne düşünüyorsunuz. Çok mu seviyorsunuz, sorusuna hep bir ağızdan;
- Sevmek ne kelime biz ona tapıyoruz. Onun için ölürüz.
Cevaplarını düşündü. Tapmak ve uğruna ölmek, bir beşer için yapılamayacak şeylerdi bunlar. Yaradan için söylenmesi gereken bu sözler bir beşer için sarf edilmişti.





Üst kattaki komşunun 10 yaşındaki oğlu geldi aklına. Odasının duvarları tuttuğu takımın futbolcularının resimleriyle doluydu. Hiçbir ayeti hiçbir peygamberi ve sevgililer sevgilisinin hayatından hiçbir kesiti bilmeyen bu çocuk, futbolcuların attığı golden transferlerine ve özel hayatlarına kadar her şeylerini biliyordu. O da bu futbolcuları çok fazla sevdiğini söylüyordu. Onun sevgisinin nedeni neydi peki?

Sonra akrabalarından Ahmet bey geldi aklına… Akraba çevresinden iki kardeş hakkında yorum yapıyordu.

- Küçük olanı çok severim ben, diyordu.

Büyük kardeş imanlı, Kur’an’ı hayatına aktarmaya çalışan.aile hayatında da eşi ve çocuklarıyla İslam’ı kendilerine yamayan değil, İslam’a kendilerini adayan ve Allah rızası kul hakkını gözeten birisi iken, küçük kardeş bunun tam zıttıydı. Alnı bir kere secdeye değmemiş, hayatında İslami hiçbir hükmü uygulamayan, aile hayatında da kendi gibi imansız birini tercih ederken evlerinde Allah’ın adının anılmadığı, kendi düşüncelerinin zıttı olan insanlarla ilişkisini koparmış birisiydi.





Ahmet bey kendisi ara sıra namaz kılan birisi olmasına rağmen,

- Ben küçük olanını çok seviyorum. Diğeri beş para etmez. Çünkü o bana ve eşime hediyeler veriyor. Hatta son olarak, karşılıksız bir telefon verdi bana. Bu devirde karşılıksız kim kime ne veriyor ki?

 İşte bunun için küçük kardeşi daha çok seviyorum, demesini hatırladı.
Ahmet bey, sevme tercihini menfaatine yarayan birisi yönünde kullanmıştı.

Elif, kafasında binlerce soru işareti arasında titrek bir ses tonuyla hadisi bir kez daha mırıldandı.
- Sevdiklerimiz ve sevme sebeplerimiz. Kişi sevdiği ile beraber haşrolacak.
Ardından da ellerini açtı ve dua etmeye başladı:
- Yarabbi! Sen bizi sadece senin rızan için sevenlerden eyle. Menfaatimize yaradıkları için senden uzak olanları değil, menfaatimize yaramasa da sana yakın olanları sevenlerden eyle. Toplumun putlaştırdıklarını bilinçsizce putlaştıranlardan değil, İbrahim (as) gibi bu putları yıkanlardan eyle. Yine İbrahim (as)’ın çocukları ve çevresindekiler için yaptığı duada olduğu gibi, “Rabbim beni ve benim soyumdan gelecek olanları namazlarında daim eyle. Rabbimiz sen bizim dualarımızı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün beni, anne ve babamı ve bütün inananları bağışla…Aminn.”

ELİF'İN DUASI ( ALLAH İÇİN SEVİN ) HİKAYEMİZİ DİNLEMEK İSTER MİSİNİZ ?






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Annemi özledim


On yaşlarındaki küçük kız, okul önlüğünün düğmelerini iliklemeye çalışırken o kadar acele ediyordu ki; yaşadığı panikten elleri birbirine dolanıyordu. Uyumaktan şişmiş gözlerini ovalayarak dışarı fırladı. Ayakkabılarını ayağına geçirmeye çalışarak yürümesi, yolda yalpalamasına sebep oluyordu.

Son günlerde sürekli geç uyanıyor, ilk derse yetişemiyordu. öğretmenin verdiği cezadan çok, her seferinde yalan söylemek zorunda kalmasıydı küçük yüreğini yoran. Bu sefer hangi bahaneyi uyduracaktı? Uyuyakaldığını söylese, öğretmen her zamankinden daha çok kızacaktı.

Annesine söz vermişti. Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, kesinlikle yalan söylemeyecekti. Geç kaldığı günlerde öğretmeninin bakışlarıyla alevlenen yangına karşı, sap yığınından yalanların arkasına çaresizlik içinde gizleniyordu.





Okulun kapısına geldiğinde koşmaktan terlemişti. Alnına, çile mürekkebiyle yazılan yazıyı, saçlarından süzülen ipek teller, daha bir belirginleştiriyordu. Al yanaklarının üzerine yerleşen şiş gözlerle etrafına bakıyor, çekingen adımlarla koridorda ilerliyordu.

Küçük bedeni, taşıyabileceğinden ağır bir çantanın esaretinde sınıfın önüne geldi. Son kez önlüğünü ve yakalığını düzeltip, kulağını hafifçe kapıya yasladı. İçeride hiç ses yoktu. Çantasını sırtından eline alıp, minik elleriyle kapıya birkaç kez vurdu. Ürkek adımlarla içeri girdiğinde sınıftaki sessizlik, yerini fısıltılara karışan gülüşmelere bırakmışa.

Çocukların bazısı, geç kaldığı için ona kızıyor, bazısı alaycı bakışlarım gülmelerle perçinliyordu. Küçük kız, yerine geçmeye hazırlanırken; öğretmen, sınıfı susturan, gülüşmeleri kovalayan, küçük kızın yüreğini titreten konuşmasına başladı.

“Dur bakalım! Yerine oturma! Seni defalarca uyarmaktan, cezalandırmaktan bıktım. Sen, geç kalmaktan bıkmadın. Tahtanın yanına geç ve ders bitene kadar tek ayak üzerinde dur. Sorumsuzluğuna son verene kadar böyle yapacağım... Ayağını indirdiğini görmeyeyim!”

Öğretmen, hedefe koyduğu küçük bir kalbi tam ortasından yaralamıştı. Acımasız bir ressamın elinden çıkan hüzün tablosu, sınıfın ortasında öylece duruyordu. Diğer çocukların yeniden başlayan gülüşmeleri tabloya vurulan fırçanın son darbeleri oldu.

Alaycı bakışlardan kaçırdığı gözlerinde, yağmaya hazırlanan bulutlara direnen küçük kız, tahtanın yanına geçti. Ayağım kaldırdığında ders kaldığı yerden devam etmişti.

Minik ayaklarında derman tükenmek üzereyken, ızdırabı ve dersi sonlandıran zil nihayet çaldı. Bir yangından kaçar gibi kapıya koşturan çocuklar geride bıraktıklarını çoktan unutmuştu. Öğretmen, masadan kitaplarını toplarken sınıfta kimse kalmamışa. Küçük kızın yüzüne dahi bakmadan, “Tamam! Çıkabilirsin,” dedikten sonra, söyleyecekleri aniden aklına gelmiş gibi» uyuşan ayaklarıyla birkaç adım atan kıza tekrar seslendi.



“Dur biraz! Her gün derse geç kalıyorsun. Bu böyle gitmeyecek! Ya keyifle uyumaktan ya da okuldan vazgeç! İkisini de aynı anda yapmaya çalışmandan bıktım. Nasıl bir annen varmış ki>s eni okula hazırlamaktan aciz, geleceğine karşı îca.»nz. Defoluca çağırmama rağmen bir defa bile göremedim veli toplantılarında. Senin sorumsuzluğunun diğer çocuklara örnek olmasına izin vermeyeceğim. Ya kendine çeki düzen ver ya da...”ö ğretmeninin ağzında çakan şimşekler küçük kızın gözlerinde bekleyen bulutlara düşüyordu. Yağan yağmurlar çoraklaşmış bir yüreği yumuşatmaya yetmiyor, sorular devam ediyordu.

“Okumak istemiyor musun? Eğer öyleyse, ne sen yorul ne de biz!” Küçük kızın başı önüne düşmüştü.

“Hayır öğretmenim,” dedi. “Okumayı çok istiyorum. Hemd e çok; ancak her sabah aynı rüyayı görüyorum.”

“Ne görüyorsun rüyanda?”

“Geçen sene beni yalnız bırakan annemi cennette görüyorum. Beni çok özlediğini söylüyor, pamuk elleriyle başımı okşamak istiyor; tam elini uzatıyor, uyanıyorum.”

Yanaklarına süzülen yaşları sildikten sonra derin bir iç çekip, sözlerine kaldığı yerden devam etti.

“Onu o kadar çok özledim ki... Belki aynı rüyayı tekrar görürüm, belki rüya kaldığı yerden devam ederdiye tekrar uyuyor, uyanmak istemiyorum; ancak rüya kaldığı yerden devam etmiyor...” Daha fazlasını anlatacak gücü kalmamıştı. Titreyen sesiyle son bir cümle daha kurdu.

“Rüyamda da olsa, bir defa başımı okşamasını, ona doya doya sarılmayı o kadar çok isterdim ki...”





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ANNEM İÇİN

Dini Hikayeler

Türkan Hanım dindar bir ailede büyümüştü. Annesi her fırsatta ona ve kardeşlerine namaz kılmalarını söyler, hatta kızarak onları uyarırdı. Türkan Hanım namazın kılınması gerektiğine inanır, ama yine de kılmazdı, çünkü kılmak nefsine zor geliyordu. Bazen başlar, sonra terk ederdi.

Evlendi ve çocukları oldu. Annesi her geldiğinde aynı şekilde namaz kılmaları için ikaz etmeyi sürdürüyor, o da ısrarla kılmamaya devam ediyordu.Çok istemesine rağmen bir türlü nefsine galip gelemiyordu. 

Bir gün arkadaşları ona oturmaya geldi. İçlerinden biri annesini de yanında getirmişti.Teyze çok mübarekti. Öyle tatlı konuşuyordu ki, onu dinleyen saatler geçse usanmazdı. Teyze bir ara namaz konusuna değindi. O anlatırken, Türkan Hanım annesini hatırlamış ve annesinin eski günlerdeki namaz ikazlarını düşünüyordu. Misafirler de teyzeyi zevkle dinliyordu.





Türkan Hanımın küçük oğlu Zekeriya, 4 yaşındaydı. Oynadığı oyunu bırakmış, teyzenin koltuğu dibinde iki elini yumruk yapıp yüzüne dayamış bir şekilde, kıpırdamadan dinliyordu
.
Annesi ikram için mutfakla salon arasında koşturup dururken mevzu değişmişti. O da onların yanına oturup sohbetin güzelliğine kapılarak çayını yudumlamaya başladı.Tam bu sırada mutfaktan bir gürültü geldi. Arkasından da oğlunun çığlığı duyuldu. Telâşla mutfağa koştu Türkan Hanım. Misafirler de korkuyla peşinden gittiler.

Oğlu bir sandalye koyarak lavaboya çıkmıştı. Bir ayağı lavabonun içinde, diğeri ise dışarıdaydı. Sandalye devrilmiş yerde dururken, oğlu da lavabonun kenarında korkmuş bir şekilde asılı duruyordu.

Koşup kucağına aldı. Su içeceğini zannederek:

“İsteseydin ben verirdim yavrum, ya düşüp bir yerine zarar verseydin” diye çıkıştı.

Türkan Hanım oğlunun verdiği cevabı, uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ unutamaz; çünkü şöyle demişti çocuğu:

“Anne, ben abdest alacaktım. Teyze dedi ya, namaz kılmayanlara Allah ceza verecekmiş diye. Ben de, sen ceza almayasın diye senin yerine namaza başlayacaktım.”O an Türkan Hanım, tepeden tırnağa titrediğini hissetti. 

Allah, yıllarca namaz kılmayan Türkan Hanıma oğlunun davranışıyla müthiş bir ders vermişti. Yavrusuna sarılıp dakikalarca ağladı...







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ŞÜKÜR


Adam akşam iş çıkışı eve gitmek üzere yola çıktı.
İşyeri ile dolmuş duraklarının arası çokta uzak sayılmazdı.
Paltosunun cebinden bir sigara çıkardı yaktı.
Derin bir nefes çekti ve yürümeye başladı.
Akşam trafiği heryer karışık, sıkışıktı.Kısa bir zaman sonra dolmuş duraklarına vardı.




Köşede seyyar bir balıkçı bağırıyordu .Hadi istavrit 500, istavrit 500. Adam düşündü akşama balık yemek iyi olurdu. Hem kızıda eşide çok severdi balığı.Kendide bayılırdı doğrusu evde o sıcacık neşeli ortamda balık ziyafetine.

Kardeş ver bakalım dedi 1 kilo istavrit.Balıkçı beyim dedi;
1,5 olmazmı? Adam gülümsedi belki param yok dedi.
Balıkçı bunun üzerine canın sağolsun beyim dedi canın sağolsun .Balıkçı balıkları tartarken tezgaha adamın yanına yaşlı bir teyze geldi. Üzeri başı halini anlatırcasına eski , püsküydü.Evlat dedi banada balık alırmısın?

Tabi dedi teyzeciğim adama seslendi balıklar 3 kilo oldu bir bana 2 teyzeye tart bakalım.
Balıkçı balıkları poşetlere koyarken teyze dedi adam ekmeğin var mı senin? Yaşlı kadın sessiz kaldı önce sözler çıkmadı ağzından sanki bir an takıldı... Yok evladım dedi zorda olsa.
Adam dur dedi teyze az bekle.

Koştu adam bir çırpıda o yoğun trafiğin içinden sıyrıldı markete girdi 4 tane ekmek aldı.
Aynı hızla geri döndü ekmekleride balıkları almış olan yaşlı teyzeye verdi. Sordu sonra teyzeciğim başka bir ihtiyacın varmı? Kadın elini yırtılmaya yüz tutmuş kimbilir kaç yıllık olan pardesösünün cebine attı adamın gözlerine baktı, utanıyordu, eziliyordu ve elinde olmadan bunu belli ediyordu.
Adam gülümsedi o ne teyzeciğim bir bakayım dedi.Kadın cebinden bir ilaç şişesi çıkardı evladım dedi birde şu gözdamlam var dedi alamıyorum 2 ay oldu.

Ver dedi adam teyzecim sen az daha dur bakalım burada.Tüm bunlar gerçekleşirken balıkçı şaşkin gözlerle olan biteni izliyordu ve duygulanıyor bir garip oluyordu.

Tezgahında her zaman ilişik duran tabureyi aldı otur dedi teyze o aslan parçası gelene kadar, kadın sağol evladım dedi oturdu.Eczaneye girdi adam bu ilaçtan var mı dedi...

Eczacı evet efendim dedi raftan aynı şişeden bir ilaç aldı verdi.
Bu defa acele etmedi adam çünkü karşı kaldırımdaki teyzenin balıkçının taburesinde oturduğunu görmüş rahatlamıştı.

İçinden ah be dedi ah yurdum insanı.
Verdi ilacı teyzeye bu defa sormadı ne var başka eksiğin diye elini cebine attı ne kadar parası varsa verdi yaşlı kadına öptü elini bindirdi bir dolmuşa evine uğurladı .Kadın dua ediyordu adama ALLAH Razı olsun evladım diye ve ağlıyordu yanağından akan yaşlar o eski pardüsenin omuzlarına düşüyordu ama mutluydu.

Adam tam dolmuşa yönelecekken durdu ve balıkçıyla gözgöze geldiler. Bu olaylar olurken balıkların parasını vermeyi unuttmuş dahası tüm parasını yaşlı kadına vermişti.
Balıkçı gülümsedi hadi abi uğurlar olsun.
Konuşmaya gerek yoktu durum meydandaydı, konuşmadan anlaştılar.




İyi akşamlar diledi adam dolmuşa yönelirken güleç bir yüzle ,bir kaç adım daha attı yine durdu.
Cebinde ne dolmuşa binecek ne eve ekmek alacak parası vardı.Düşündü şükretti haline zaten şunun şurası evide en fazla yaya olarak 30 dk tutardı.Hafiften bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Sakin adımları hızlandı , hızlandı, hızlandı.Köşedeki telefon kulübesinin önünde durdu .Cüzdanından pek fazla kontörü kalmamış telefon kartını çıkardı , çevirdi tuşları kızı çıktı karşısına hadi babacığım neredesin diyordu meraklı meraklı.
Adam yavrum dedi geliyorum annene söyle bu akşam balık yiyeceğiz.Kız olur babacığım dedi hadi çabuk gel.
Adam tekrar eve yöneldi yağmurda artmıştı.
Sıkı sıkı tuttu balık poşetini ,bir eliyle rüzgarda Uçuşan paltosunun yakasını kavradı yürüdü ,yürüdü.
Durdu yine kafasını göğe kaldırdı ALLAH'ım dedi sana şükürler olsun.
Ne olur Bana bu gücü hep ver diye dua ederken, duygulandı , mahsunlaştı, yanağından akan yaşlar caddelerde akıp giden yağmura karıştı.

SELAM VE DUA İLE..!








Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

TEK AYAKKABI...


Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi.

Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu.






Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:

- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.

Çocuk, ona dönerek:

- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.

- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?

- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.





-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp:

- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?

- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.

- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi.İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek..

- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?

- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. 

Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.

Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!'
demişti.







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BİR AİLE'NİN SON ANLARI

Her vakit camiye gelir, farza durur, imam selâm verir vermez, son sünneti kılmadan, tesbih çekmeye kalmadan hemen camiden çıkar giderdi.

Bir, iki, üç ay derken bu, altı ay kadar devam etti.

Bu adam neden sünneti kılmıyordu, üstelik cemaatle birlikte tesbihe ve duaya da kalmıyordu? Kimdi bu adam, neden böyle yapıyordu?

Yoksa bir bildiği mi vardı? Neden herkesten ayrı hareket ediyordu? İyi, güzeldi ve her vakit camiye geliyordu da neden böyle yapıyordu?





Hakkında pek de iyi düşünmüyordu. Bir sebebi varsa da öğrenmeliydi. Belki yardımı olurdu. Sonunda bir namaz vakti mihrabı müezzine terk etti, kendisi arkada cemaate katılarak farzı kıldı.Maksadı bu adamı camiden çıkmadan önce yakalamak ve bir şekilde böyle davranmasının sebebini sormaktı.

Adam yine tam vaktinde camiye geldi, cemaatle farzı eda etti, imam selâm verir vermez de her zaman olduğu gibi hemen kapıya yöneldi. Tam çıkacakken peşinden yetişti imam ve durdurdu:
"Allah kabul etsin kardeşim" dedikten sonra merakını dile getirdi. "Aylardır merak ediyorum.
Geliyorsun, farzı cemaatle kılıyorsun, son sünneti kılmaya kalmadan ve tesbih çekmeden, duaya katılmadan aceleyle çıkıp gidiyorsun. Sizce bir sakıncası yoksa sebebini öğrenebilir miyim?"
Adam düşünceliydi. Dertli olduğu, bir sıkıntı içinde kıvrandığı bakışlarından, yüz hatlarından belliydi.
İmam efendiye derdini anlatmaya başladı:
"Hocam, evde hasta bir hanımım var, felçli, on üç yıldır, ne ayağa kalkabiliyor, ne kendi işini görebiliyor, ne de konuşabiliyor. Çocuklarımız da olmadı, başka kimsemiz de yok. Bütün ihtiyaçlarını ben görüyorum. Ben indirip kaldırıyorum, ben yedirip içiriyorum. Ezan okunur okunmaz da hemen camiye koşuyorum, eşimin bir ihtiyacı olur diye farzı kılar kılmaz çabucak kalkıyorum, eve dönüyorum."

Mahcup olmuştu. Adam hakkında kendisi neler düşünüyordu, adamcağızın hali neydi? Sadece teşekkür etmekle yetindi.
"Hocam," dedi, "isterseniz eve buyurun, bir çayımızı, kahvemizi içersiniz."
"Olur inşaallah, müsait bir günde geliriz" dedi.
Daveti kabul etti. Birgün kalktı, müezzinle birlikte hasta ziyaretine gittiler. Durum açıktı ve gözler önündeydi. Yılların ıstırabı sonucu kadıncağız erimiş, küçülmüş, bir yumak olmuştu. Sessiz sedasız yatıyor, sadece gözleri parlıyordu.

Sohbet esnasında evin sahibi bir sırrını paylaştı misafirlerle:
"Bir evim, bir de dükkanım var. Kimsemiz de yok. Düşündüm, taşındım, ben ölürsem bu kadına kim bakar? Aklıma bir çare geldi. Tapu dairesine gittim, evi de, dükkanı da eşimin üzerine tapu ettirdim. Ben öldükten sonra birisi çıkar da, evin ve dükkanın kendisine kalacağı düşüncesiyle belki bu kadına bakar. Ne dersiniz doğru yapmış mıyım?"





Evet doğru yapmıştı, hem de ne doğru. Bu sefer hayretibir kat daha arttı. Takdir duygularını dile getirmekten başka bir şey yapamadı.Hayatta ne insanlar vardı, Allah'ın ne güzel kullan yaşıyordu? Ne müthiş bir aileydi bu? Aralarındaki nasıl bir aşktı, nasıl bir sevgiydi? Hayır, hayır bu aşk falan değildi, bütünüyle bir şefkatti, hiçbir dünyevî karşılık beklemeden yapılan bir insanlıktı.

Aradan fazla bir zaman geçmedi. Komşulardan birisi acı bir haberle camiye damladı:
"Hocam," dedi, "sizlere ömür, hacı amcayı kaybettik. Bir cenaze salası verir misiniz?"
Şimdi üzülme sırası kendisine geldi. "Hacı efendi Allah'ın rahmetine kavuştu, ama bu felçli kadın ne yapacaktı, ona kim bakacaktı? Bir hayır sahibi çıkar mıydı acaba? En azından geride kalan eve ve dükkana sahip olmak için birisi bulunur muydu?"
Bu düşüncelerle gitti, salayı okudu. Namaz saatini bekliyordu. Yarım saat sonra bir haber daha geldi. "Hocam, Hacı amcanın eşi de rahmetli oldu."

Günlerden Cuma'ydı. Gitti, ikinci salayı da verdi. İki hak dostu, Allah'ın iki sevgili kulu mübarek bir günde birlikte yolculuğa çıkmışlardı, ebedler ülkesine...
Dünyada beraberlerdi, hayatları aynı yastıkta geçmişti. Biri gidince, geride kalan da dayanamadı ayrılığa, o da peşinden yola çıktı. Aynı âlemde buluştular.
Bu mutlu ve umutlu, bu nurlu ve huzurlu, bu sevdalı ve müşfik aileyi ne komşular unutabildi ondan sonra, ne de hoca efendi...







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ELMA ŞEKERİ

Elimde kocaman bir elma şekeri, kan kırmızı. Dışı şekerden ya içi de öyle olsa diye mırıldandım kendi kendime. Ulu caminin yanındaki küçük pencereli büfenin önünde nice şekerler vardı benim olmayan.

Bir an dalmışım, var gücümle dişledim şekerimi. Sonra bir burukluk, bir hayal kırıklığı… O da ne? Yoksa bu şekerin içi de dışı gibi tatlı değil miymiş, sadece bu kadarcık mıymış? Hemen mi bitecekmiş tatlı kısmı? Bir elmaya baktım, bir tatlısına, bir de diş izlerime. “Kandırıldım!” diye bağırdım; geçtim büfecinin karşısına. 

- “Bana yalancı şeker satmışsın!” dedim. “Önce heveslendirip sonra hayallerimi yıktın.” 

Bir yandan ağlamayla karışık bağırıyordum, bir yandan da ha şimdi kızdı, ha şimdi kızacak diye yaşlı simasına bakıyordum şekerci ihtiyarın. Neden kızmadı anlayamadım. Galiba ben haklıydım. Öyleyse biraz daha bağırmalıydım. 

Bağırdım da. Kısa pantolonumun cebindeki bozuklukları yerlere saçtım. Adamakıllı bir yaygara çıkardım;

 “Ya paramı isterim ya da her tarafı şeker olan elmamı.” Ne yapsam kızmıyordu ihtiyar. Tepinirken göz ucuyla iki yanımı süzdüm, bana bakıyorlardı. Utandım, yerden kalktım, toparlandım; ama gözüm hâlâ ihtiyarda.




Kızdıramamıştım ihtiyarı, öcümü alamamıştım. Hiç olmazsa bir cevap verseydi. Bekliyordum. Kaşlarımın altından tekrar süzdüm simasını. Hani gözlerim ateş saçıyordu ya, aklımca yakacaktım şekerciyi. Gülümsüyordu, eliyle işaret etti, içeri girdim. 

“Otur bakalım.” dedi. 

“İsmin Ali’ydi değil mi?”.

 “Evet, Ali.” dedim.

 “Ne için bu kadar üzüldüğünü biliyor musun?” diye sordu. 

“Bana kazık attın. Dışı tatlı şekermiş; ama içi bildiğimiz yavan elmaymış.” dedim. Bembeyaz dişleriyle tekrar gülümsedi.

 “Ben elli yıldır aldanırım böyle şekerlere.” dedi. Bir anda hayalimde elinde elma şekeriyle koskoca ihtiyar belirince kıkırdamaya başladım. 

“Nasıl?” dedim ağzımı doldura doldura. Anlattı: 

- İnsan tat aldığı ve sevdiği şeye öyle bir bağlanır ki adeta ona yapışır; ama ya kendi ömrü kısadır arkada bırakır, ya lezzetinin ömrü yetmez biter gider, seni yüz üstü bırakır. Böyle yapışmış bir kalbi lezzetinden ayırmak için ya yırtmak ya da parçalamak gerekir. Şahidim evlat, çok acıtıyor. İşte ben elli yıldır bu biten şekerlerin acısıyla yaşıyorum. 





- İyi de bana ne, sen beni kandırdın, şimdi de aklımı karıştırıyorsun, diye çıkıştım. Bana tezgahın üzerinde şekere batırılmayı bekleyen elmaları gösterdi. 

- Al bir tane, dedi. 

En kırmızısını aldım, ısırdım. 

- Şimdi tadına iyice bak, lezzetini tam almaya çalış diyerek üsteledi.
Gerçekten de dişlediğim elma çok lezzetliydi. Elmanın lezzetiyle kendimden geçerken; “Şimdi dedi, onu bırak, şu şekerlenmişlerin tadına bak.”

Bir tanesini aldım, ısırdım. Şekerin tadı bütün damağımı bir anda kapladı. Bu sırada tekrar diğerini gösterdi. Isırdım ama eski lezzeti kaybolmuştu. Yüzümdeki çizgilerden hissettiklerimi okuyan ihtiyar; “Dinle Ali dedi, eğer sen şekere talipsen, dünyadaki bütün elmaların ve diğer güzel meyvelerin lezzetlerini unut. Eğer elmaya talipsen, bir daha seni çabucak terk edecek lezzetlere fazla değer verme. Çünkü bunlar bir lokma yedirir, bin tokat vurur adama.” 

- Ne yani, hiç elma şekeri yemeyecek miyim?

- Yiyeceksin tabi, hem de ne elma şekerleri. Hayatında elmaya niyet edip nasibine şeker düşerse mutlu olursun; şekeri niyet edip her şeyi dişlersen ömür boyu bugünkü gibi ağlamaya mahkumsun.
Düşündüm, galiba ihtiyar haklıydı. Yerimden zıpladım, yere saçtığım paralarımı toplayıp, cebime koydum. Bana iyi bir ders olmuştu. Artık eğlenmek için çizgi filmlere, bilgisayarlara ihtiyaç duymuyordum, sevinmek için de öyle pahalı hediyelere ihtiyacım yoktu. Çünkü artık dünyaya bakan gözlüklerim değişmişti. Dünya artık siyah-beyaz değildi benim için, rengarenkti. 

Şimdi büyüdüm bir sürü elma şekerim var ve mutluyum artık. Bununla ilgili bir tekerlemem de var: “Elmasına can feda, şekerine beş para.”







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BEŞ VAKİT NAMAZDA GİZLİDİR ÖMÜR

Hamdolsun insanı ahsen-i takvimde yaratan ezelî ilim sahibine..

Her geçen gün biraz daha eksiliyor ömür heybemizden. Ne çabuk geçiyor zaman. Geriye ise yapmadıklarımızın, yapamadıklarımızın pişmanlığı kalıyor. Bir film şeridi gibi gözümüzün önüne seriliyor yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımıza olan israfımız.

Ömür serüvenini beş vakit namaz gibi düşünelim..

Evvela sabah namazı ile başlanır güne.
Günün bereketi de huzuru da işte bu kokusu hoş vakitte gizlidir. Hem Efendimiz  buyurmuş ya “Sabah namazını kılan kimse Allah’ın himayesindedir.” (Müslim, Mesâcid 261-262) diye.

Dahası kendini dinliyor, Halıkını bir kez daha tanıyor ve yeni bir güne maneviyat deposu ile başlıyorsun. Hani diyorlar ya “İnsan dağılır toparlayan Allah’tır” diye. İşte, o dağılmışlığa meydan okurcasına toparlanıyorsun sabahın ilk ışıklarında.






Ve şimdi yeni doğduğun zamana dön; gördüğün şey tıpkı bir nur yumağı değil mi? Saf ve temiz gülüşüyle, kokusu huzur bir bebeksin. Günahı tanımamış bir nur. Öyle ki; varlığı, konuşması etrafına neşe saçan bir çiçek gibi… Yavaş yavaş büyüyorsun, etrafındakiler sana bakınca Rahmân’a şükrediyor. Yaşın büyüdükçe zor oluyor, bu masumiyeti olduğu gibi muhafaza etmek; günah kirleri elbisene, ruhuna bulaşmadan yaşamını devam ettirmek. Ve sen hep çocuk olmak, çocuk kalmak istiyorsun ama eğer nasipse ömür devam ediyor.

Vakit öğlen! Sabahın huzuru daha terk etmemiş seni. Tekrar huzura duruyor, dünyanın geçiciliğini bir kez daha haykırıyorsun. Gün ilerlemiş olsa da işlerin yoğun olduğu bir zaman olmasa gerek. Alıyorsun hayat kitabını eline, hakiki imanı elde etmek için çabalıyorsun. Güneşin sıcaklığı bedenini yaksa da sen serinliği, Rahman’ın huzurunda buluyorsun. Namazını cemaatle kılmak için camilere koşuyor; kendine Allah yolunda dostlar ediniyorsun.

Çocukluğun vermiş olduğu masumiyet ve saflık, terk etmemiş seni. Nereden mi biliyorum? Ellerini dua için açtığında diline değen o masum, huzur dolu kelimelerden; dünyanın yüzüne de ruhuna da değmeyişinden. Sen hiç büyüme be çocuk! Diline değmesin gıybet, ruhun kirlenmesin günahtan… Sen hep büyüklerin büyük hesaplar peşinde yaşayışından uzak yaşa. Ve hep Allah-u Ekber nidan yankılansın meydanlarda, ilmiyle amil derdi ümmet olarak yaşa…

İkindi ezanı okundu! Vakit günün tam da ortası; işlerin yoğun, yetiştirmen gerekenlerin telaşesi ile namazı unuttun. Fakat bak ne diyor Rabbin, Bakara 238’de: “…Ve orta namaza dikkat edin!” Tefsir âlimlerinin bazılarının rivayetlerine göre “orta namaz” ikindi namazıdır. Yani dünyaya ara verip ‘huzurda’ huzur bulma vakti…

Ne çok benziyor gençlik dönemlerine değil mi? İnsanın kendini en çok muhafaza etmesi gereken zaman dilimi. Rabbini iyi tanıyıp yoluna hizmetle iştigal etmesi gereken evre. Peki, sen ne yaptın? Tıpkı işin yoğunluğuna dalıp namazı ertelediğin gibi ‘daha erken’ bahaneleri ile kendini kandırıp hep erteledin. Ömrünün en kıymetli döneminde, ebedi düşmanların olan şeytan ve nefesine yenik düştün. Bunun senin sonun olduğunu bilmeden, hep sonralara erteledin. Sence de ömrünün en güzel dönemi olan gençliğini Allah’ın razı olduğu amellerle geçirseydin, daha da bereketlenmez miydi ömrün?





Yeryüzü güneşin kızıllığından sıyrıldı. Havanın kararması ile ezanı Muhammed’i duyulmaya başladı. Çok vakti yoktur akşam namazının bilirsin. Acele etmen gerekiyor. Seccadeni al koş huzura…

Vakit geçerken ömür de hızla ilerliyor. gençken yaptıklarının pişmanlığı ile kavruluyorsun, huzursuzsun bunun da farkındasın. Bir dönüş, bir çıkış yolu arıyorsun. Fakat bir yandan da ‘yaşlanınca kılarım, yaparım’ düşüncelerine kapılmaktan geri durmuyorsun. Tekrar olacak belki ama hatırla(t)mak istedim; “insan ziyanda”.

Sahi ne sanıyorsun (ey nefsim)? Huzura gitmeyi ertelediğin nedenler, sıratta seni kurtarabilir mi? Sen de biliyorsun ki; kurtaramayacak! O zaman daha fazla erteleme ve yönel Rabbine…

Gün içerisinde son kez huzura durmanın vaktidir: Yatsı.
Evet, bitti gün. Karanlık hâkim artık. Karanlıkta ışık olmaktır; secdeye durmak. Şeytana, nefse inat aslolana yönelmektir… Hüznü de mutluluğu da O’nun ile paylaşmak, yorgunluğu O’nun yanında atmaktır.

Nasıl ki günün sonuna ulaşılıyorsa ömrün de sonuna ulaşıyor insan. Bak işte ertelediğin yaştasın. Haydi, öğren bakalım Kur’an kıraatini, haykır meydanlarda Allah’ın davasını. Yapamıyorsun değil mi? Yaşlandın çünkü. Genç yaşta öğrenmek, yaşamak gibi olmuyor yaşlılık. Yapmaya çalışıyorsun ama sen de farkındasın ki; yaptıkların tam manası ile kapatamıyor ömürdeki eksikliği. Ve hiç bir şey vaktinde yapmak kadar güzel olmuyor…

Rabbimiz hepimize “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et”(Hicr /99) ayeti celilesinin gölgesinde yaşamayı nasip etsin… (Âmin)






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

MAVİ PATİKLER


İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; “-Oh.. be ferahladım. Ölümlü dünya”.
Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca’nın şarkısı çalınıyordu; “Allah Yar! Allah Yar!”.
Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;
-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.
Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi; “-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya.”


Bir an dalgınlaştı; “-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama…” derin bir nefes aldı “-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da…” biraz da kendini teselli etmek için söylendi …biz bu gün varız, yarın yoğuz.”
Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, “-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama….” Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; “-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?”
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
-Nasılsın hanım bu gün bakalım?
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
Eve girerken devam etti;
-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
-Eee.. köy gibi olmaz buralar tabii.
Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.
İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de “-Ben torunları özlerim.” Diye tutturmuştun.
Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.


-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz
-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.
Kadın endişeyle baktı kocasına;
-Noldu, oğlanı mı gördün?
-Yok canım, nerden göreyim !
Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
-Bu nedir biliyor musun?
-Hayırdır?


-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.
Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
-Murat’ı getirmiş. O da “-Sıkıldım, gidelim.” Deyip durdu.
-Vay kerata vay. Neyse, Akşam gelse de ben de görseydim. Hayırdır, gündüz gündüz niye gelmiş ?
Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;
-Şu kağıdı getirmiş.
İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.
Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Hanımı kızaran gözlerini görmemesine dikkat ederek eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.
İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu.” Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idare edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir.”
Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
-O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, “Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü”.
-Merak etme, üşümem…üşümem…
-Yarın mı gidelim diyordun?
-Sen bilirsin bey.
-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
-Olur.. Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.
İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, “-Dünya fani, Allah Yar”

İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstündeki göz yaşlarını yavaşça sildi.

MAVİ PATİK Hikayemizi Dinlemek İstermisiniz....







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '