YAŞAM TADINDA HİKAYELER

Sevgi Hikayeleri

Dostluk Hikayeleri

Türkü Hikayeleri

Ders verici Hikayeler

Tarihi Hikayeler

Sizden Gelen Hikayeler

başarı hikayeleri

Ödüllü Hikayeler

AKIL ve ZEKA SORULARI (TIKLAYIN LÜTFEN)

Gerçek Yaşam Hikayeler

Aşk Hikayeleri

Dini Hikayeler

İbretlik Hikayeler

Kahramanlık Öyküleri

Duygusal Hikayeler

Atatürk ve Anılar

Çocuklar İçin Sesli Masallar

Büyükler İçin Seslendirilmiş Hikayeler

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Küçük Hafız ( Hüzünlü Bir Hikaye )

Hüzünlü Bir Hikaye

İlkokulu bitirip kursa gelmişti.
Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti.
Kayıt için adını sorduğumda, "Fatma", dedi.
Hiç de çekinmeyen bir tavırla...
Ve ekledi:

"Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum".
Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu.

Tebessümle:
"Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da..."

O küçük gözlerinin içi parıldadı birden.

Annesi:

"Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş herhalde.



Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.""Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin kızınız önce Allah´a sonra bize emanet."

Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı:"Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı asil sizinkiler öpülmeye layık.""Estağfurullah teyze", dedim. “O ahirette beli olur”.

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. ‘Küçük nasıl kalacak bu kadar buralarda’... Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.Azimliydi.Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip soru soruyordu.

Bir gün:"Hocam hafız olmak içi Kur’ân’ı bitirmek mi lazım" diye sordu.Bende:"Tabi ki hepsini ezberleyeceksinki hafız adını alacaksın."Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki... Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.

Derslerim arasında onlara sürekli Kur´ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:"Hocam" dedi. "Fatma’nın annesi ona abdestle olmayanın hafızları dokunamayacağını söylemiş doğru mu?" diye sordu.Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim."Osmanlı zamanında atalarımız Kur´ân´a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış" dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş.



Hepsi âdeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. ‘Görsünler’ dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.

Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyorve revirde yatıyordu. Zaman geçtikce Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini 2 kez aksatınca sordum:"Ne oldu yoksa anneni mi özledin?""Hayır", dedi."Neden moralin bozuk? Sık sıkta hasta oluyorsun" dedim."Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah´ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana âhirette hesabını sormaz mı?"Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi.O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.

Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanim:"Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder" dedi.Şaşkınlıkla:"Neden?" diye sordum. Bana:"Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe "KANSER".Âdeta basımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat sarmıştı.

Hastaneden ayrılırken Fatma´ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:"Hocam" dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?"



Ağlamamak içi zor tutum kendimi:"Güzel bir sûrettedir, mümin kullara", dedim.Sevindi, sanki mırıldandı:"Belki hafız olamam ama Elhamdülillah müminim” diye.

Şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak içi Kur´ân´ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım.

Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek:"Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.

""Ne demek nasıl kızarım sana”, dedim "Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim.

Öyle sevindi ki sarıldı boynuma:"Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?"Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma’yı Erzurum´a uğurladık.

Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.

Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:"Hoca hanim Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz" deyince bende dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:"Size ölmeden önce sunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak: "Anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş"

BU NASIL İMAN YA RABBİ




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

GERÇEK AŞK …( Aşkın Adıdır Yusuf Olmak )

dini hikayeler

Yusuf ailesinin tek çocuğuydu… Annesi babası Onu en iyi şekilde yetiştirmeye gayret ediyorlardı… İmam-Hatip öğrencisiydi Yusuf…
Yusuf’un uzaktan uzağa sevdiği bir kız vardı… Sevgi… Sevgi sınıfın en ağırbaşlı kızıydı.. Başı hep önündeydi… Teneffüs aralarında evden getirdiği kitaplarını okurdu hep… Yusuf derste gizli gizli bakardı Ona… O ise Yusuf’a hiç karşılık vermezdi.. Görmezdi bile Yusuf’un Ona ilgisini… Oysa ki sınıfın değil okulun en yakışıklı çocuğuydu Yusuf… Kızlar onunla arkadaş olmak için can atardı.. Ama O dinine düşkün biri olduğundan zinaya düşme korkusundan uzak dururdu onlardan… Ama ne yaptı ise Sevgi’den uzak duramıyordu… Evet göz zinasıydı bu yaptığı.. Ama elinde değildi, nefsine yenik düşüyordu…




>Birgün cesaretini toplayıp kıza açılmayı düşündü… Herkesin bir sevgilisi vardı.. Kendisinin de olmalıydı… Diğerlerinden neyi eksikti ki…

Arapça dersindelerdi..Ders bitiminde Sevgi’ye duygularını açıklayacaktı Yusuf… Bir ara kitabının arasındaki bir kağıt gözüne ilişti… Bir hadis yazılıydı:

“Aşkını gizleyip iffetini muhafaza ederek sabredenin günahlarını ALLAH affedip cennetine koyar..” [İbn Asakir]

Nerden gelmişti ki bu kağıt.. Sanki biri Yusuf’un içini okumuştu.. Kafası karıştı… Hem arapça hem türkçe yazıyordu hadis.. Derinlere dalmıştı hadisi okuyunca.. Vazgeçti Sevgi’yle konuşmaktan…

Ertesi gün.. Yine arapça dersinde Yusuf nefsiyle mücadele halinde.. Söylemeli içindekileri.. Yine bir kağıt ilişti gözüne.. Yine bir hadis:

“Ümmetimin üstün olanları aşk belasına düşünce iffetini koruyanlardır..” [ Deylemi ]

Artık anlamıştı.. Birisi yazıp koyuyordu.. Ama kim..? O sırada öğretmenle gözgöze geldi.. Öğretmen gülümsedi… Yusuf başını önüne eğdi.. Öğretmen koymuş olmalıydı.. Defalarca Yusuf’un Sevgi’ye baktığına şahit olmuştu çünkü.. Hem yazı da öğretmenin yazısıydı.. Utandı Yusuf ve vazgeçti Sevgi’ye açılmaktan…

Bir hafta sonra…

Sınıf bir dedikodu ile çalkalanıyor.. “Sevgi’nin birlikte okula geldiği çocuğu gördünüz mü? Ne yere bakan yürek yakanmış.. Sevgilisi varmış”.. Yusuf beyninden vurulmuşa dönmüştü… Anladı ki Sevgi’den Ona yar olmayacaktı.. Hayalleri suya düşmüştü.. Sevgi’den vazgeçmeliydi…

Ertesi gün kitabının arasındaki yine bir not buldu Yusuf.. Bu defa ayet yazılıydı…

“Onu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanlarında iyi zanda bulunup da “Bu apaçık iftiradır” demeleri gerekmez miydi..?” [ Nur, 12 ]

Yusuf’un beyninde şimşekler çakmıştı.. Ne demekti bu.. Sevgi geldi hemen aklına.. Ve dün konuşulanlar..!

Okul çıkışı yine aynı erkek Sevgi’yi kapıda bekliyordu… Yusuf ise onları seyrediyordu.. Sevgi tam gence doğru ilerlerken,

“Abi biraz bekler misin, kitabımı unuttum sınıfta..”

Abi mi..? Demek ki sevgilisi zannettikleri çocuk Sevgi’nin abisiydi… Ayet yankılandı Yusuf’un kulaklarında…Suizan yapıp da işlediği günaha tövbe etti içinden…

Sonraki günlerde Yusuf arasıra kitabının arasında hadis ve ayetler bulmuştu.. Öğretmenine minnettardı… Yanlışa düşmesini engelliyordu her defasında…

Bir ay sonra…

Sınıfta bir hüzün vardı, Babası Yusuf’u şehir dışında bir medreseye
yazdırmış, okuldan almıştı..Yusuf’un okulda geçirdiği son gündü.. Okuldan ayrıldığına değil Sevgi’yi bir daha göremeyecek olmasına üzülüyordu…
Henüz ilim öğrenmenin aşk’tan üstün olduğunu kavrayamamıştı.. Çünkü aşk iliklerine kadar işlemişti… Hatta babasına içten içe kızıyordu… Medreseye gitmek de istemiyordu… Herkesle vedalaşmış, Ayrılık zamanı gelmişti.. Kitaplarını çantasına koyarken yine bir not bulmuştu.. Ve bir ayetti bu:

“Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.. ALLAH bilir siz bilemezsiniz..”[ Bakara / 216 ]

Bu ayet kendine getirmişti Yusuf’u… Evet bunda da bir hayır vardı… Başını eğdi ve kimseye göstermediği gözyaşları içinde çıktı sınıftan…

Şehirdışındaki yatılı medrese hayatı başlamıştı Yusuf’un… Hocaları ona ilk günden edebinden ve saygısından dolayı hayran kalmıştı..

Herkes Ona geleceğin büyük bir hocası gözüyle bakıyordu… Yusuf’un içi buruktu.. Sevgi’den ayrılmak zor geliyordu Ona… Ama dayanmalıydı.. RABB’inin bir bildiği vardı elbet…

5 yıl sonra…

Hocası Yusuf’u yanına çağırmıştı..

-Yusuf! Sen şimdiye kadar gördüğüm en iyi talebemsin… Birkaç aya kadar aramızdan ayrılıp ilim hayatına atılacaksın.. Evlilik çağın geldi de geçiyor.. Bir abimizin kızı var.. Kur’an kursu hocalığı yapıyor.. Onu sana uygun gördük, ne dersin..?

Yusuf Sevgi’den başka kimseyi düşünmemişti evlilik için.. Ama o çoktan evlenmişti belki de.. Hem hocalarına karşı boynu kıldan inceydi:

-Siz nasıl uygun görürseniz efendim.. Anneme babama söyleyelim..

Anne babanın da rızası alınarak gidildi kız istemeye… Yusuf’un içi kan ağlıyordu.. Evleneceği kişiyi sevemezse Onun hakkına gireceğini düşünüyor ve kahroluyordu…Konuşma ve tanışma faslının ardından sıra kahve ikramına gelmişti… Odaya doğru güzeller güzeli bir kız geldi… Yusuf Sevgi’yi öylesine hayal etmişti ki, gelen kızı Sevgi gibi görüyordu…

Hayır, hayır..! Hayal değildi bu.. Sevgi’ydi…

-Bu nasıl bir tevafuk ALLAH’ım! dedi..

Demek Sevgi okulu bitirmiş, hoca olmuştu… Yerinde duramaz oldu Yusuf… Kendisine uzatılan kahveyi alırken elleri tir tir titriyordu.. Fincan tabağını kaldırınca küçük bir kağıt gördü altında.. Sevgi’nin gözüne baktı.. Sevgi ise hiç bakmadan “Al” dercesine başını salladı…
Kağıdı elinde sımsıkı tutuyordu.. Kahvesini bitirince lavaboya gitmek için izin istedi… Odadan çıkar çıkmaz.. Kağıdı açtı.. Okulda kitabının arasına koyulan yazının aynısı ile yazılmış bir hadis vardı:

“Birbirini sevenler için nikah kadar güzel şey görülmemiştir..” [ İbn Mace ]




Yusuf şaşkınlık üstüne şaşkınlık yaşıyordu… Meğer o notları yazan Sevgi’ydi.. Yusuf fark etmesin diye hep arapça dersinde ve öğretmenin yazısını taklid ederek yazıyordu… Yusuf hadis’i tekrar okudu “birbirini sevenler” diyordu.. Demek ki Sevgi de Onu seviyordu… Ve yıllar sonra kavuşma zamanları gelmişti…

Söz ve nişan’ın ardından düğün günü gelip çatmıştı.. Çok sade bir düğün programı hazırlamışlardı.. Yusuf heyecanından yerinde duramıyor, oradan oraya volta atıyordu..
Bir ara elini cebine attı Yusuf.. Ve yine bir hadis buldu:

“Evleniniz, çoğalınız..” [ Beyhaki ]

Sevgi’nin bu sürprizleri Yusuf’u Ona daha çok bağlıyordu.. Ve tekrar tekrar aşık oluyordu Yusuf…

Artık evlenmişlerdi..

Yusuf evin içinde kendisi için hazırlanmış ayet ve hadisleri bulmaya devam ediyordu.. Evlilikle, kadının kocası-erkeğin karısı üzerinde hakları ile, anne baba hakları ile ilgili ayet hadis yazıp bırakıyordu kenara köşeye..
Ve hep içinde bulundukları durum ile alakalı oluyordu bunlar…

3 ay sonra..

Yusuf talebelerinin yanından gelmişti… Ceketini çıkardı, askıya asacakken bir hadis ilişti yine gözüne:

“Evlat kokusu, cennet kokusudur..” [ Taberani ]

Bu demek oluyordu ki baba olacaktı.. ALLAAAAH diye bağırdı birden…
Sevgi başkaları gibi “Ben hamileyim” demektense, her zaman ki gibi hadisle bildirmişti bunu eşine… Hemen Sevgi’nin yanına koştu ve alnından öptü… Artık çocuğunun annesi olacaktı sevdiği kadın…

1 ay sonra…

Yusuf uyandığında başucunda bir not buldu yine… Bir hadis vardı:

“Lezzetleri yok eden, ağız tadını bozan, ümitleri kıran ölümü çok anın..” [ İbni Hibban ]




Neden yazmıştı ki bunu Sevgi..?

Yusuf’un dünya zevkine daldığını mı düşünüyordu acaba.. Mutfakta kahvaltı hazırlayan eşinin yanına gitti…
Nedenini sordu..

Başını eğdi Sevgi, üzgündü:

-Bu gece rüyamda senin öldüğünü gördüm, ben de bu hadisi yazmak istedim..

-Merak etme, seni geç buldum hemen öyle bırakıp gitmem, dedi Yusuf..

Eşini teselli için kurmuştu o cümleyi.. İçi ürpermişti aslında.. Şaka yapıp ortamı yumuşatmak istedi…

Bir hafta sonra…

Sevgi kurstaydı.. Yusuf ise kitap okuyordu evde… Birden kalbine bir sancı girdi… Nefesi daraldı… Kalp krizi geçiriyordu Yusuf…
Okuduğu kitabın arasındaki kağıdı eline almaya çalıştı.. Ve birkaç saniye içinde canını teslim etmişti meleğe…

Sevgi eve geldiğinde Yusuf’un cansız bedenini görünce düşüp bayıldı..
Kendine geldiğinde yaşlı gözlerle yanına gitti… Dokunamıyordu hayat arkadaşına.. Öldüğüne inanmak istemiyordu… O sırada elindeki kağıdı gördü Yusuf’un..
Bir hadis vardı ve altında da bir not:

“Çocuğa güzel bir ad koymak, evladın baba üzerindeki hakkıdır..” [ Beyhaki ]

Oğlum olursa Yusuf, kızım olursa Fatıma…

Anlaşılan o ki, Yusuf ölümle ilgili hadis’i okuduktan sonra ölümün kendisine yakın olduğunu düşünerek bu hadis’i yazmış, kitabının arasına hazır etmişti…

Artık Yusuf yoktu..

Sevgi anne babasının tüm ısrarlarına rağmen kayın validesi ve kayın babasının yanında ayrılmadı.. Yusuf onların tek çocuğuydu…
Kendisi de onları terketse kimsesiz kalacaklar, acıları daha da artacaktı.. Hem onların torunlarını taşıyordu karnında…

6 ay sonra…

Yusuf’un oğlu dünyaya geldi… Tıpkı Yusuf gibi pek güzeldi… Dedesi onu kucağına aldı…
Ezanını okudu kulağına…

Yaşlı gözlerle ve titrek bir sesle fısıldadı kulağına :

Hoşgeldin oğlum…
Hoşgeldin torunum…
Hoşgeldin ikinci YUSUF’UM…YUSUF’UM… YUSUF’UM…




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

26 Nisan 2017 Çarşamba

Dilekçe ...Bir Çocuğun Duası

dini hikaye

Küçük çocuk, birinci sınıftaydı. Okuyup yazmaya henüz başlamış, “dilekçe” denilen şeyi de öğrenmişti. Artık ne istiyorsa bir dilekçe yazacak, altına da imzasını attığı anda, istediği şey olup bitecekti.
Karne aldıkları gün, çantasını bir tarafa atıp sokağa çıktı. Yaşadıkları binanın ön kısmındaki alan, top oynamak için seçilen yerdi. Ama o kısa boylu ve çelimsiz olduğundan, maçlara alınmazdı. Bu durumda ister istemez misket oynar, ya da bisikletiyle dolaşırdı.
Küçük çocuğun babası, aynı binada kapıcılık yapıyordu. Allah bereket versin, aç değillerdi ama ay sonunu zor getiriyorlardı. Çocuk, babasının hâlini bildiğinden, ondan bir şey istemeye çekiniyordu. Altındaki bisiklet, apartman sakinleri tarafından atılmış, kısacası çöpe bırakılmıştı. Küçük çocuk o bisikleti almış, iki yıl boyunca gezip durmuştu. Bisikletin her yeri döküktü. Üzerinde boya diye bir şey kalmamış, tüm metal kısımları paslanmıştı. Pedalları yamuktu. Selesi de taş gibi sertleşmişti. Esasında bu durumdan pek şikâyet etmezdi. Fakat bisiklet, geçen sene bile küçük gelmişti. 

Bu durumda, onu terk etmek zorundaydı.




Küçük çocuk bisikleti aldığı yere, tekrar çöplerin arasına koyduğunda,
aklına çok parlak bir fikir geldi :
Bir dilekçe yazıp yenisini isterdi.
Ama nereden?
Dilekçeyi kime göndermeliydi?
Annesi, fakir olsalar bile, başkasına el açmayı çirkin bulurdu.
O halde?
O halde dilekçesini ALLAH’a gönderirdi. Zaten dedeciği de, ALLAH’ın çok zengin ve cömert olduğunu, insanlara ne kadar hediye verirse versin, zenginliğinin bir gram bile azalmayacağını sık sık tekrarlıyordu.
Çocuk, karar verince hemen işe koyuldu. Ve titizlikle yazdığı dilekçeyi,
bir uçan balonun ipine bağlayarak, onu serbest bıraktı.
Dilekçesinde:
“ALLAH’ım! Bisikletim eskidi. Bana yenisini gönderir misin?” yazıyordu.
İmza yerinde ise, onu çağırırken kullandıkları isim vardı : “Ufaklık”
Küçük çocuğun gözü, bıraktığı balonunun üstündeydi. Sert bir lodos rüzgârı, onun yükselmesini engelliyor, binaların arasında gezdiriyordu. Sonunda balon, dar bir sokağa girerek gözden kayboldu.
Küçük çocuğun canı sıkılmıştı. Balonu gökyüzüne çıkarken görmemişti. Bu yüzden de dilekçesini tekrarladı. Köşedeki ihtiyardan bir balon daha alıp, ikincisi dilekçeyi de gönderdi.
Rüzgâr o sırada biraz hafiflemişti. Balon hızla yükselirken,
küçük çocuk onun arkasından dualar etti.
Çocuk, yaptığı işi anlatınca, arkadaşları ona gülüp geçti. Hatta dalga geçenler bile oldu.
Fakat bunlar hiç önemli değildi. Dilekçesi yerine bir ulaşsın, bisikleti kesinlikle gelirdi.
Ufaklık, maç yapanları seyrederken, bisiklet taşıyan bir adam gördü. Her yanından ışıltılar saçan bu âlet, kim bilir hangi çocuğun karne hediyesiydi. Top oynayan çocuklar oyunlarını kesmiş, meraklı bakışlarla, o adamı izlemeye koyulmuşlardı.




Adam, onlara bir şeyler sorduktan sonra, çocuğun yanına kadar sokuldu ve yanağını okşayıp :
* Merhaba arkadaş! dedi. “Ufaklık” denilen adam sen misin?
Küçük çocuk ağzını açtı ama bir ses çıkartamadı. Cebindeki misketler, sanki tek tek boğazına dizilmiş, nefes almasını zorlaştırmıştı.
Sadece başını sallayabildi.
Adam, kısık bir sesle :
* Dilekçen kabul edildi ufaklık, dedi. Hediyeni inşallah beğenirsin.
Adam, bisikleti onun kucağına koyarken, küçük çocuğun titrediğini fark etti.
Heyecandan al al olmuş yanaklarına, bir öpücük kondurup uzaklaştı.
"Bisiklet getiren adam" yan sokağa dönerek, üst kattaki dairesine çıktı. İçeri girdiğinde, kendisine doğru koşan küçücük bir kız:
* Baba! diye bağırdı. Pencereden içeriye uçan bir balon girmiş, biliyor musun?
Adam, onu kucaklarken:
* Biliyorum yavrum, diye tebessüm etti. Sen uyurken girmişti.
İpine de bir kâğıt bağlamışlar.





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Sevdiğin İçin Ne Kadarını Göze Alabilirsin

aşk hikayeleri

Hülya ve Hakan isminde iki genç varmış Kız güzelmiş güzel Genç yakışıklı mı yakışıklı bu iki genç birbirlerini sevmiş ve bir Flört döneminden sonra Evlenmeye karar vermişler.

İkisinin durumu iyi ve zengin varlıklı Ailelerin çoçuklarıymışlar ve sonunda Hakan ve Ailesi Hülyayı istemeye gelmişler

Nişan yüzükleri takılmış ve evlilik günleri belirlenmiş Bir gün Hakan Hülyayı aramış Kız telefona bakmış "Aşkım ne yapıyorsun demiş

Kız yemek yaptığını yemek yiyeceğini söylemiş:

Hakan "Aşkım yemeğini yedikden sonra Seni almaya geleceğim birlikte Sinamaya gideriz iki tane bilet aldım" demiş.

Kız: telefonu kapatıp yemeğe devam etmiş tam o sırada tüp patlamış bütün tüp parçaları Hülyanın bütün vücudunu delik deşik etmiş!!!!




Hastaneye yoğun bakıma kaldırılmış

Hakan kosa kosa Hastaneye Gitmiş ama Hülya onunla görüşmek istememiş .. Çünki
yanık dan öyle iğrenç bir hal almış ki, yüzü ve vücudu bakıldığı zaman iğreni yormuş insanlar

Annesi Hülyanın yanına gelmiş ve "Kızım Hakan perisan bir halde neden onu görmek istemiyorsun " demiş .

Kız: Anne Sen yüzümün bu haline bakmaya iğreniyorsun
Beni o güzel halimle hatırlasın her şey bitti beni aramasın "

Anne kızının dediklerini çocuğa aynen iletmiş çocuk üzüntüyle Hastaneden çıkmış ve arabasını süratla kullanmaya başlamış ve Trafik kazası gecirmiş ve kör olmuş

Annesi tekrar kızının yanına gelmış ve Hakana olanları anlatmış artık evlenmeniz için Hiç bir mani yok Artık birbirinize destek çıkmalısınız.bak hemde artık Seni istesen de göremezmiş demiş...

Bunun üzerine kız Hakanla evlenmiş iki tane çocukları olmuş ve 
yıllar sonra Hülya kalp krizinden ölmüş....

Öldüğü gün çoçuklar anlamışlar ki Babaları Kör değil aslında Hiç kör olmamış!!!

Sevdiğini kaybetmemek için bu kadar şeyi göze alabilecek insanlar var mı hala dünyada???





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Koca Seyit Bilinmeyen Hikayesi

kahramanlık öyküleri

Seyit Onbaşı Hikayesi
Köyünde onu herkes öldü bilmektedir. Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür. Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmaya gelen bir akrabası ile karşılaşır:
“- Sen kimsin?
- Ben, Seyit...
- Biz seni öldü biliyoruz.
- İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
- Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”

Kapıdan eşinin ismini seslenir.
8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir.
-“Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.”
Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı.
-“Korkma kızım o senin baban.”
Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına,
-“Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.
*
Koca seyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.

Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.

1889’da Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.

Mavi gözlü ve ufak tefektir.

Gariban Anadolu köylüsü.

Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.

1909’da askere gider.

1912’de Balkan Savaşı’na katılır.

1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.




18 Mart1915’te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevlidir.

(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası’na isabet eder. Mecidiye Tabyası’nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk’tur.

Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.

Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.

Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.

O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.

Seyit Ali, 1909’da gittiği askerden, 1918’de onbaşı olarak döner.

1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.

1918’de terhis olur.




BİR TEK ATATÜRK HATIRLAR

Koca seyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran’a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”

Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.

Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.

Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam” demiş, “biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit’te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”

Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.

Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.

Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.

Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.

Seyit Ali Çabuk, 1939’da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.

Köyündeki mezara gömülür.




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

21 Nisan 2017 Cuma

Garip Dava ( İmam‐i Şafii )

imamı şafi


Muhammed bin İdris henüz dört yaşındadır. Tevafuk buya,

o gün kadı efendinin sokaklarından geçeceği tutar.

Tam o sıra iki öfkeli adam bir garibi sürükler, kadı efendinin önüne yıkarlar. 

Muhammed akranlarıyla birlikte hadise mahalline koşar. 

Davacılardan biri alelacele anlatmaya başlar:

ʺEfendim biz üç arkadaştık. Birlikte bir is yaptık ve iyice bir para kazandık. 

Yalanı yok ya birbirimize itimadımız yoktu.

Paramızı hepimizin güveneceği birine, yani buna emanet ettik

ve altını çize çize ʹüçümüz birlikte gelmedikçe vermeyeceksinʹdiye tembihledik.

Ama o bize hıyanet etti.

Kadı yaka paça sürüklenen adama bakar:

‐ Doğru mu söylüyor bunlar?

‐ Doğru efendim ama eksik.

‐ Nasıl yani?
‐ Evet bunlar dün aksam bana bir kese para bıraktılar ve

ʺBirlikte gelmedikçe hiçbirimize vermeʺ dediler. 

Ancak henüz 50 adim bile gitmeden içlerinden biri geri geldi ve altınları istedi. 

Uzaktan ʺBakin veriyorumʺ diye bağırdım, bu ikisi de kafa sallayıp ʺTamamʺ dediler. 

Söyleyin başka ne yapabilirdim ki? Kadı bu kez diğerlerine döner:

‐ Peki buna ne diyeceksiniz?

‐ Onu da açıklayalım.

Keseyi emanet edip giderken simdi burada olmayan arkadaşımız aniden durdu.





 ʺBütün paramızı emanetçiye bıraktık ama bu aksam ne yiyeceğiz?ʺ dedi.

 Biz de ʺharcanacak kadar bir şeyler almasınaʺ izin verdik.

 Hepsini alıp kaybolacağını nereden bilebilirdik?

‐Hımmm simdi iş vuzuha erdi. Arkadaşınız paraları alıp kaçtı desenize.

‐ Evet ama biz emanet verdiğimiz adamı tanırız.

Ona üstüne basa basa ʺüçümüz birlikte gelmedikçe vermeʺ dedik mi,dedik.

O da bunu kabul etti mi, etti. Gözünü açsaydı, aldanmasaydı. 

Madem bir saflık yaptı, ceremesini çeksin, bedeli kesesinden ödesin. 

Ödesin demek kolaydır ama delikanlı söz konusu parayı verecek güçte de ğildir. 

Zaten üzgün ve bitkindir.
Ağlamamak için dudaklarını ısırır ve büyük bir teslimiyetle boynunu büker. 

Zor duyulan titrek bir sesle ʺHatalıyım efendimʺ der, ʺcezama razıyımʺ. 

Hava bir anda emanetçinin aleyhine döner. 

Merhametli kadı gözlerini kısar, sakalını sıvazlar. 

Bir çıkış yolu arar... Arar ama nereye kadar? İste tam o sıra

küçük dinleyici bedbin gencin elinden tutar. ʺ

Ağlama be amcaʺ der, ʺkendini niye üzüyorsun ki?

‐ Nasıl üzülmem be gülüm, başıma gelenleri duydun işte.

‐ Sen gel beni dinle ve de ki: ʺKese bendeʺ.

‐ Haydi istediğin gibi olsun . Diyelim ki kese bende.

‐ Emaneti almaları için bunların üç kişi olmaları gerekmiyor mu?

‐ Gerekiyor.

‐ Öyleyse söyle onlara ʺgetirsinler arkadaşlarını, alsınlar paralarını!ʺ

Ne berrak bir muhakeme ve ne müthiş zekâ değil mi?

Yıllar sonra İmam‐i Şafii diye anılacak bir çocuk başka nasıl olabilir ki?...





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Copyright © 2013 YAŞAM TADINDA HİKAYELER
GİZLİLİK BİLDİRİMİ
iLETİŞİM
Shared by Dost Mutfak Yemek Tarifleri Ortak KuruluşlarıdırPowered byBlogger