Hikayeleri Önce sen Oku

ERKEK ÇOCUK

ibretlik hikayeler

Eşi yedinci çocuğuna hamileydi. 6 kız annesi kadının karnı burnunda, doğum yapması yakındı.Ama onu tedirgin eden bir şey vardı...

Doğum zamanı geldi çattı.Kadının da doğum yaklaştıkça korkuları arttı.Bu çocuğunun da kız olmasından çok korkuyordu.Aslında korkusu çocuğun kız olması değil, Eşinin ona karşı uyguladığı
sert tutumdu.

Bu davranışları kadını perişan etmiş, kadın başka bir şey düşünemez olmuştu.Hele doğuma giderken söylenen sözlerden sonra korkusu daha da artmıştı. 





-Ben kahvehaneye gidiyorum.Eğer bu da kız olursa bir daha eve gelme, gözüme
görünme, defol git. Eğer erkek olursa hemen haber gönder.

Eşi gitmişti gitmiş olmasına ama çaresiz kadın ne yapacağını şaşırmıştı.Üstelik nereye gidebilirdi ki?...
"Allah'ım ne olur bana yardım et, ne olur bu çocuğum erkek olsun."Kadının içinden geçirdiği tek dua
buydu.

Doğum gerçekleşti ve yeni ayılmak üzere olan kadına haber ulaştı. 
-Bir oğlunuz oldu! Tebrikler...

Kadın oğul kelimesini duyar duymaz ne yapacağını şaşırdı.Bebeği daha yanına getirmemişlerdi. Kadın hemen kahvehaneye haber gönderdi. Adam sevinçten hemen havalara girdi.Çaylar söylendi, tebrikler alındı.Şimdiye kadar ki çocuklarında hiç böyle sevinmemiş,bir gün
bile bunlar benim çocuklarım deyip başlarını bile okşamamıştı.

Sevinçle eşinin yanına gitti.Bebek, kundak içerisinde anne babanın yanına getirildi.Bebeği kucaklarına alan anne baba, kundağı açtıklarında büyük bir şok geçirdi.Bebek erkek olmasına erkekti ama... Kolunun birisi olmayan, ayakları sakat, vücudu orantısız olan bir erkekti.Diğer kolundaysa dikkat çeken, tüyler ürperten, ibret olunması gereken bir yazı vardı:
"Buraya kadar ben yarattım, gücün
yetiyorsa geri kalanını sen yarat...!!!!"

Evet;hangimizin bir tırnağı yaratmaya gücü yetiyor ki, biz beğenmezlik gibi bir lüks içine giriyoruz...





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

İHTİYAR ADAM VE AT

ibretlik hikayeler


''Karar vermek için acele etmeyin,,

Köyün birinde yaşlı ve çok fakir bir adam varmış. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. 'Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?' dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. 'Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler.


İhtiyar 'Karar vermek için acele etmeyin' demiş. 'Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.' Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki bir düzine vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. 'Babalık' demişler. 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.' 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?' Köylüler bu defa açıktan ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden 'Bu herif sahiden gerzek' diye geçirmişler.


Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara... 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar... Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.'

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. 'Yine haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.' 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar. 'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.'

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: 'Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.'




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

VEFAKAR ANNEM / ÇÖP KUTUSU

İbretlik Hikayeler


Henüz çok gençken kocasını kaybetmiş, ondan kalan tek oğlunu yetiştirmek için dişini tırnağına takarak çalışmıştı Onu kimseye muhtaç etmeden okuta bilmekti arzusu Bu hayallerle geçirdi günlerini Gençti, güzeldi ama geri çevirmişti evlenme tekliflerini; oğlunu yaban ellere vermemek istiyordu Başkalarına çamaşır yıkadı, temizlik yaptı, oğlunu hiçbir şeye muhtaç etmedi Oğlu okuyacaktı, mesleğini eline alınca artık kalan ömrünü yavrusunun yanında geçirecekti

Bu hayallerle geçti yıllar, bu hayalle bitti yıllar Nihayet oğlu hukuk okudu, hâkim lik görevine başladı Anne sevincinden yere göğe sığmıyordu Sıra oğluna layık Bir kız bulmaya geldi, bunu da bulunca artık gözleri arkasında kalmayacaktı Tam istediği gibi bir kız buldu Dışını görüyor, içinden haberi yoktu.Seviyordu gelinini öz evladı gibi.Bir an önce düğün olsun istiyordu.Sanki kendi evlenecekti.Bir an önce taşınmak istiyordu yeni evlerine; artık bir köşeye oturup torunlarını sevecek, geçmiş onun için tatlı bir hatıra olacaktı





Nikah gününe 1 ay kalmıştı, damat gelini alarak yeni evlerine yerleşecek, eşyaların yerlerini ayarlayıp ölçülerini alacaklardı.Bütün eşyaların yerleri ayarlanmış,tek tek güzel bir görüntü kazandırılmıştı.

Bu sırada gelin kız nişanlısına dönerek 

"Cihan! Böyle güzel oldu ama şu Çöp Tenekesini nereye koyacağız?"

Şaşırdı genç adam , hayret dolu sesle

" Koskoca evde bir çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?"

Tezgahın altına koy!

"Yok yok hiç olur mu" " balkona koyarsın? "Oraya da hiç uymaz"

Yahu çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?"

"Onu demiyorum canım ANNENİ diyorum ANNENİ!"

Genç kızın ağzından çıkan cümleler genç adamın kalbine işlemiş, beynini döndürmüştü.Varlığında baş tacı olan annesi, Kendisi için el kapılarında çalışan annesi demek bir çöp tenekesi yerine koyuluyordu.Demek Annesi çöp tenekesi idi. O çilekar o fedakar kadını, canı gibi sevdiği annesini koyacak yer bulamıyordu hayat arkadaşı olan kızda,anasına çöp tenekesi diyordu!

Tek kelime konuşmadı, eve dönünce de bir şeyden bahsetmedi; zavallı anne gelinin kendisi hakkında düşündüklerinden habersiz nasıl olduğunu soruyordu durmadan,onu övüyordu Acı acı güldü bu durum karşısında genç adam

Nihayet nikah günü gelmişti Bütün hazırlıklar bitmiş, arabalar dairenin yolunu mekan tutmuşlardı Salon ağzına kadar doluydu Dışarıya taşan davetli kulesinde heyecan kol geziyordu,yeni evlileri görebilmek için





Ve memur geline sordu: "Kızım ! Ahmet oğlu Cihan'ı zevceliğe kabul ediyor musun?" "Evet"

"Peki oğlum sen Zeynep kızı Zeliha'yı zevceliğe kabul ediyor musun?"

"Hayııırr Etmiyorum"

Salonu ayağa kaldırdı bu ses.Gözlerinde hayret ifadesiyle herkes şok geçirmiş gibi erkeğe, Cihan'a bakıyorlardı Memur şaşırmıştı:

"Peki şimdiye kadar neredeydin"

"Efendim! Babam beni küçük yaşlarda bırakıp vefat etti.Annem dışarılarda çalışarak gençliğini bana harcadı ,çalıştı ve çabaladı.Giymedi giydirdi, yemedi yedirdi.Beni büyüttü okutup adam etti.Annem benim yanımda oturacak, rahat edeceği zaman bu gördüğünüz gelin hanım annemi bir çöp tenekesi yerine koyarak evde onu koyacak yer bulamıyor.

Annemi bir çöp tenekesi olarak görüyor ve istemiyor.Benim annemi istemeyen, ona o şekilde muamele yapan kadını bende istemiyorum.Varsa annesine çöp tenekesi dedirtecek, buyursun gelini alsın!" Yerinden kalkarak annesini aldı, hayret ve gözyaşları içerisinde salondan ayrıldı Bu olaydan sonra gelin kız evine döndü ve aradan 20 yıl geçmesine rağmen evlenememiş.

'' ÇÖP TENEKESİ '' Hikayemizi Sesli dinlemek istermisiniz 






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

KARI KOCA HAKKI (KISSa)

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bedir harbinden sonra, esirlere yapılacak muamele hakkında, Sa’d bin Muaz hazretlerinin ictihadı, Hazret-i Ömer’inkiyle aynıydı. Diğer Eshab-ı kiramın hepsi, fidye karşılığı salıverilmesini uygun gördüler ve karar da öyle oldu, fakat âyet-i kerime gelip, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Sa’d’ın ictihadlarında isabet ettikleri bildirildi.

Peygamber efendimiz, (Azap bana gösterildi. Eğer Allahü teâlâ affetmeseydi, Ömer ve Sa’d hariç hepimiz helak olmuştuk) buyurdu. Sa’d bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı. Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefat etti. Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu. Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshab-ı kiram da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı. Resulullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. 





Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshab-ı kiram bu durumu merak edip sordular:
― Ya Resulallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız?
― Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için.
― Peki, tabutun bir bu tarafına, bir öbür tarafına koşmanızın sebebi nedir?
― Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için.
― Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi?
― Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım.
― Neden?
― Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu.


Allah’tan korkmalı. Rastgele birinden değil, Cennetlik olan Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve kabilesinin reisi olan Sa’d bin Muaz hazretleri gibi büyük bir zattan bahsediyoruz. Bizzat Resulullah efendimiz onun cenazesini taşıdı, cenaze namazını kıldı, kabre indirdi, buna rağmen böyle mübarek bir zatı kabir sıktı. O halde nasıl olur da, bir Müslüman eşini üzebilir?

İnsanın nefsi, azmış, kabarmış durumdadır, dediğini yaptırır, fakat bu bir gün muhakkak bitecektir. Herkes sonunda hareketsiz kalıp musalla taşında eşitlenecektir. Bütün ameller cisim hâlinde, mesela akrep şeklinde, yılan şeklinde, Cennet nimetleri şeklinde, önüne gelecektir. İnsanı ıslah edecek önemli bir şey var, o da ölümü hatırlamaktır. 





Hazret-i Ömer, (Yâ Ömer, sana nasihatçi olarak ölüm yeter) buyuruyor. Veysel Karani hazretleri de, (Akşam yattığımda Azrail aleyhisselamı karşımdaymış gibi, sabah kalkınca da yanımdaymış gibi görüp, her an ölümü düşünürüm) buyurmuştur. 

Böyle düşünen öfkelenmez, elbette melek gibi olur. Ölümü unutan ise azar, kudurur. Sanki hiç ölüm gelmeyecekmiş, hiç hesap sorulmayacakmış gibi, hükümranlık daima bendedir diye düşünür. Acı azaplara maruz kalınca eyvah dese de, artık pişmanlığı fayda vermez.





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BİSİKLETLİ KIZIN ÖYKÜSÜ


İnancınız...
Yarın için bir umudunuz...
Bir hedefiniz, amacınız...
Bir hayaliniz, bir heyecanınız olmalı.
Hele, yaşınız 70’i geçtiyse...
Yaş 70 iş bitmiş, derler.
Takmayın bunu kafanıza.
Sizlere...
“Bisikletli kız”ın öyküsünü anlattığımda...
Umut’un...
Heyacanın...
Yaşam mücadelesinde ne denli önemli olduğunu anlarsınız.





Yaşlı anneannesinden başka kimsesi olmayan...
Okuluna bisikletiyle gidip gelen...
Lise öğrencisi bir kızın yaşam öyküsüdür bu...
Günün birinde anneanne ölümcül bir hastalığa yakalanır.
Genç kızın başvurmadığı doktor kalmamıştır.
Hiçbir ilaç çare olmamıştır.
Bu çaresizliği öğrenen öğretmeni genç kıza bir kitap verir.
Ve der ki;
-Okulundan döndüğünde bu kitabı anneannene oku...
Eminim çok sevecektir.
Konusu çok ilgi çekicidir.
Fakat en heyecanlı yerinde okumayı kes.
Devamını da yarın okuyacağını söyle.
Genç kız öğretmeninin dediği gibi yapar.
Okuldan döndüğü her gün...
Kalınca olan bu kitabın belli sayfalarını anneannesine okur.
Ama öğretmeninin dediği gibi...
Her seferinde kitabın en heyecanlı yerini ertesi güne bırakır.

Anneanne kitabın konusunu çok sever.
Devamını öğrenmek için de...
Ertesi günü torununun okulundan dönmesini dört gözle... Heyecanla bekler.
Aradan aylar geçmiş...
Umut ve heyecan yaşlı kadına hastalığını unutturmuş...
Her geçen gün iyileşmeye başlamıştır.
Ancak bir okul dönüşü bisikletiyle evine dönerken...
Genç kıza bir araba çarpar.
Yaralanan kızı hemen hastaneye kaldırırlar.
Bütün gece hastanede müşahede altında tutarlar.
Evine gitmesine de ertesi günü izin verirler.

Anneanne ise kitabın en heyecanlı yerinde kaldığı için...
Umutla... Heyecanla bekler, bekler...
Torunu bir türlü gelmek bilmez.
Yaşlı kadının umudu gittikçe tükenir.
Genç kız evine döndüğünde;
Okuma yazma bilmeyen anneannesinin koltuğunda...
Elinde kitap...
Başı önüne düşmüş, öldüğünü görür.
Çılgına döner.
Genç kızın hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka...
Yapacak bir çaresi de kalmamıştır artık...

İşte!
“UMUT”un yaşamda ne denli önemli olduğu...Hikayemizden çok iyi anlıyoruz.




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

HAYALET(Sizden Gelen Hikayeler)

Yaşadığı hayatın için de boğulmuş bir kişilik gibi düşün, beynini bütün kötü düşüncelerle doldurmuş, hastalıklı bir kişilikten bahsediyorum evet sen! Benim ütopyama hoş geldin demek isterim, seni anlayacak tek insan bence benim, buraya yazdıklarım ve senin hakkında düşündüklerim seni duyamasam da kim olduğunu bilmesem de, senin ile çok iyi anlaşabileceğimizi biliyorum.

Bir piyanonun ezgisinin boş bir odada yankılanıp kulaklarımıza estiğini düşünmeni istiyorum önce, sonra biraz şarap içmek istiyorum, kırmızı rujunu sürdüğün dudaklarının izinin kalmasını istiyorum kadehinde, konuşmak istemiyorum mesela bütün bu olaylar zincirinde, yavaşça kadehini pencerenin yanına koyduktan sonra ışığı kapatmanı istiyorum, ben mumları yakarken yeniden karanlıktan aydınlığa ulaşmak istiyorum çok fazla değil ama, sadece mum ışığının gözlerinde ki yansımasını görene kadar, bir geceye bütün bir yıl sığdırmak istiyorum seninle ya da bir hayat, saçlarının kokusunda bir ormanı hissetmek istiyorum, ellerinde dolunayı, teninde okyanusu, kirpiklerinde kuşları, bedeninde beni hissetmek istiyorum.





Bütün olmak istiyorum seninle, yarım kalan benliğimi tamamlamak, seni sen yapmak istiyorum. Sadece gözlerine bakarak bu iltifatları hiç konuşmadan aktardığımı düşünüyorum bence yaptım. Sonra sen kadehini tekrardan almak için pencereye yaklaşıyorsun, ve dışarıyı izlerken yakalıyorum seni hemen bahçedeki karların süslediği ağaca hayranlıkla bakıyorsun, dolunayın ışığını yansıttığı kar aydınlatıyor birazda olsa düşüncelerini, kadehinden bir yudum aldıktan sonra yeni bir iz bırakıyor kırmızı rujun kadehine, o kadar etkiliyor ki beni dudağından kadehe kalan her küçük detay, ünlü bir ressamın en muhteşem tablosu gibi. Sağ gözünün kirpiğine değen saçlarını, kırmızı ojeli iki parmağın ile hafifçe ittiriyorsun kulağının arkasına doğru, simsiyah saçların sadece mütevazi mum ışığına yaklaştığında bütün kıvrımlarını belli ediyor, pencereden uzaklaşıp piyanonun hemen yanındaki sandalyeye oturuyorsun, küçük parmağın kadehin arkasında, müzik hafiften yükselirken daha bir derin nefes alıyorsun, gözlerin ise hala pencerede, öyle çok konuşmak istiyorsun ama bu gece o karanlık düşüncelerinin bu güzel karanlığı bozmasını istemiyorsun, tek yaptığın derin nefes almak ve kadehinde yeni izler bırakmak. 

Şarabın hiç bitmesin istiyorsun mesela veya piyano hiç susmasın. Sonra simsiyah göz bebeklerin karanlıkta iyice büyüdüğünü fark ediyorum ve hemen ardından bir damla yaş süzülüyor ilk önce sağ gözünden göz kapağın kapanıyor daha sonra sol gözünden, piyanoyu bir saniye aksatıyor gibi oluyorum, kaşların hemen açı değiştiriyor, fark ettiğim an dikkatimi toplayıp devam ediyorum. 





Gözyaşların durdu, beyninden geçen her düşünceyi her kelimeyi hissediyorum, sanırım bu bana tanrının lütfu, mumlardan birinin bitmek üzere olduğunu fark ediyorsun, hemen yerinden kalkıp bir mum yakıyorsun odanın büyüsü bozulmasın istiyorsun, şuan yaşanan her şey bağımlılık yaratıyor beyninde, her geçen saniyede bir önceki ana dönmek istiyorsun bir önceki saniyeye, aslında aldığın her nefesin zehirli olduğunu fark ediyorsun, bir daha bu kadar mutlu olamamak böyle bir rüya yaşayamama korkusu sarıyor zihnini, bir örümcek ağı gibi, düşüncelerini okuduğum an başka bir ezgiye geçiyorum piyanomda, senin hastalıklı ruhun bir paratoner gibi bütün anlarda kötü düşünceleri beynine çekiyor. 

Yeni ezgiler biraz heyecanlandırıyor seni, şöminenin sıcaklığı da odayı etkilemeye başlıyor artık, üzerindeki hırkayı çıkarıp hemen yanında duran masanın üzerine bırakıyorsun, elbisen artık tüm bütünlüğüyle karşımda, sanırım biraz ısınıyorum, şöminenin etkisi olduğu konusu ise tam bir belirsizlik, bende ceketimi çıkarıp sana uzatıyorum asmadan hemen önce burnunda benim kokumu aldığını ve yüzünde o hoş gülümsemeyi görüyorum, bacaklarını kendine doğru çekip ayakkabılarını çıkartıyorsun önce sağ ayağında ki sonra sol, hemen masanın altına doğru koyuyorsun, ayakların daha sonra bacakların, belin, göğüslerin, boynun, yüzün derken istemsizce gözlerim ile seni baştan aşağı süzmemi istiyor ve başarıyorsun. 

Bir yudum daha şarap içtikten sonra, yavaşça bana doğru sandalyeni yaklaştırıyorsun artık daha yakınsın ve saçlarının kokusu teninin kokusuyla sağladığı müthiş uyuma cenneti bahşediyorum. Gözlerin artık sadece bana ait artık bedenlerimizin birbirini istediğini bütün vücudunda hissediyorsun, yavaşça ayağa kalkıp elini önce yanağıma sonra saçlarımın arasından boynuma doğru çok yavaş ve narin bir şekilde götürüyorsun, her detayını hayranlıkla izlediğim dudakların artık dudaklarıma çok yakın kırmızı rujunun çoğu şarap kadehinde kalmış olsa da hala mum ışığında görebiliyorum, sonra belinden vücudunu biraz ileriye alıp dudaklarıma yaklaşmaya başlıyorsun, üst dudağın üst dudağımın hemen altına değiyor her şey çok yavaş ilerliyor, zaman durmaya yakın dünyadaki tüm saatlerin pilleri bitmek üzere gibi, bir ıslaklık hissediyorum dolgun dudaklarının arasında ve rujunun tadı. 

Sol elini belime doğru uzatıyorsun biraz gömleğime dokunduktan sonra, kendini geri çekiyorsun gözlerimin derinlerine bakıp seni istiyorum dediğini anlıyorum, kendinden emin bakışların dikkatimi çekiyor sonra ellerinle gömleğimin düğmelerine yaklaşıyor ve tek tek inanılmaz bir titizlikle açıyorsun ve o an ayağa kalkıyoruz aynı anda ikimizde artık ne istediğimiz tüm saflığıyla netleşmiş durumda, yavaş adımlarla şöminenin hemen karşısında ki yatağa doğru yaklaşıyoruz gömleğimi sıyırıyorsun kollarımdan sonra üzerime uzanıyorsun, daha şimdiden terlemeye başladığımızı kalp atışlarımızın olağanüstü olduğunu fark ediyoruz bir saniye ve aynı anda duraksayıp gülümsüyoruz, üst dudağın üst dudağıma doğru hızlı bir şekilde yaklaşıyor bu sefer, aynı ıslaklık aynı tat, bu sefer daha uzun sürüyor her şey, ellerin sırtımda kırmızı ojeli tırnakların çiziyor sırtımı, hırçınlık sergiliyor arzuların, elbisenin askını atıyorum önce sağ omzundan daha sonra sol yavaşça sıyrılmasına yardım ediyorsun, artık göğüslerin ellerime ait elbisen ellerin ve ellerimle sıyrılmaya devam ediyor vücudundan, çıplaklığın gözlerime yansıyor bir ayna gibi, kendini orda görüp alt dudağını ısırdığını görüyorum, çok fazla zaman geçmeden bende gözlerinde kendi çıplaklığımı görüyorum, ellerimin bacaklarında gezdiğini senin ise sırtımda iz bırakmak istediğini fark ediyorum, nefes alıp verişlerimizin hızlandığını fark ediyorum aynı nefesi soluduğumuzu, alt dudağımdan kan tadı alıyorum bir kaplan ve av doğasıyla sevişiyoruz, sanırım kötü düşüncelerinin acısını çıkartıyor ve acı vermekten zevk alıyorsun ya da arzuların bu şekilde bilmiyorum. Emin olduğum tek şey var hiç bitmesin istiyorsun. 





İki yorgun beden uzanmış tavanı izlerken buluyorum bizi, yavaşça kalkıp sigaraya doğru uzanıyor hemen yatağın solundaki mumdan sigaramı yakıyorum, biraz içtikten sonra elimden alıyorsun, hırçın dudaklarının arasında bir sigaranın ne kadar şansı olabilir ki diyorum içimden ve gülümsüyorum sanırım bunu sesli söyleyemem, hala senden biraz korkuyorum. Sonra kadehe uzanıyorsun tekrar ve ben sonra son şarkıyı çalmaya piyanonun başına geçiyorum bir sigaralık vaktim var, sen sigara bittiğinde uyuya kalacaksın biliyorum. 

Bir hayat sığdırmak istenilen gece bütün sıcaklığıyla son bulacak ve güneş doğacak. Uyandığımızda ne bu oda ne bu piyano ne şarap ne şömine ne yatak hiç biri olmayacak, aslında sen geldiğinde ben her şeyi planlamış olmuş oluyorum gördüğün gibi, ama bu geceyi harfi harfine yaşadıktan sonra sana bunları okutacağım, sen ise benim hayallerimin kadını olduğunu belki yazdıklarımı yaşarken belki de tam şuan yazdıklarımı okurken anlayacaksın, seninle geçireceğim bir ömrün sadece bir gecesi bu o yüzden sen benim aslında yaşayacağım her geceyi önceden yazdığım bir kitapsın. Sürprizler elbet olacak sanırım o kitabı da sen yaşatıp ben yazacağım. Şarabım hazır seni beklerken her geçen gün daha da yıllanıyor bu da demek oluyor ki beklemekte iyi sonuçlar doğurabiliyor, ama sen yine de geç kalma şimdilik hoşça kal başka bir gecemde görüşmek üzere hayalet…

Konuk Yazarımız : Soulless





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BUDA GEÇER


Mehmet nice zorluklarla büyümüş, delikanlı olmuştu. Evlenecek çağa geldiğini düşünüyordu. Lâkin evlenmek için çaldığı kapılar, hiçbir şeyi olmadığından yüzüne kapanıyordu. Allah’tan ümit kesilmez diyerek pes etmiyor, günaha girmekten korktuğu için evlenmekten de vazgeçmiyordu. Son bir ümitle köyün zengini olarak bilinen ihtiyarın yanına gitti ve içini şöyle döktü:

- “Benim hiçbir mal varlığım da, beni himaye edip barındıracak kimse de yok. Bu güne kadar çeşitli işler yaparak Allah’ın yardımıyla geçinmeye çalıştım. Evlenme çağına geldim. Münasip biriyle evlenmek istiyorum. Fakat yoksul ve kimsesiz olduğumu öne sürerek bana kız vermiyorlar. Bir miktar borç verseniz… Sonra ben çalışır size öderim.”

İhtiyar bu saf ve kalbi temiz delikanlıyı dinledikten sonra şöyle der.



- “Keşke param olsaydı da sana karşılıksız verseydim evlâdım. Ben köy halkının bildiği kadar zengin değilim. Bir senelik gıda ihtiyacımı karşılayacak kadar tarlam ve ekin zamanı o tarlayı sürmekte kullandığım iki de öküzüm var. Başka da bir şeyim yok.”

Genç Mehmet diretir:

- “Öküzlerden birini bana verin, onu satıp parasıyla evleneyim. Ekin zamanına kadar çalışır öderim. Şayet ödeyemezsem öküzden boş kalan yere geçer, boynumda sabanla tarlayı ben sürerim.”

İhtiyar sözlerinde apayrı bir tatlılık sezdiği delikanlıyı kıramaz ve peki deyip öküzün birini verir. Mehmet artık evlidir. Köyün hem ahlâk hem de güzellik timsali kızlarından biriyle evlenir. Hayatını mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmekte, bir yandan da ihtiyara olan borcunu ödemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ekin vakti gelmiş çatmış Mehmet bir türlü parayı denkleştirememiştir. Verdiği sözü tutmak üzere ihtiyarın yanına gider. İhtiyara:

- “Size borcumu ödeyeceğimi aksi halde diğer öküzün yanına geçip tarlayı süreceğimi söylemiştim. Evlilik benim düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Ekin vakti gelmesine rağmen parayı biriktiremedim. Buraya sözümü tutmak için geldim.” der. İhtiyar şaşkın bir şekilde:

- “İyi dersin de evlâdım seni sabanda gören köylü ne der? Ben nasıl cevap veririm?” Mehmet:

- “Siz onların söylediklerine kulak asmayın. Size çıkışan olursa siz “ona sorun” diyerek beni gösterin. Ben cevap veririm.”

- “Peki, Sen bilirsin” der ihtiyar.

Mehmet boynunu geçirir sabana, başlar tarlayı sürmeye. İhtiyar arkadan sabanı itmekte, öküzle beraber Mehmet de çekmekte ama yanındaki öküzle bir değildir ki Mehmet. Günler geçtikçe boynunda ve omuzlarında yaralar çıkmakta gittikçe zayıflamaktadır. O yine yaratanına devamlı şükürler etmekte: “Belâyı veren onu almaya da kadirdir bu da geçer elbet.”diye söylenmektedir.

O sırada yoldan geçmekte olan bir atlı Mehmet’in halini görünce merakını yenemez ve ihtiyarın yanına giderek biraz da kızgın bir şekilde ona:

- “Ayıp değil mi Bey Amca utanmıyor musun? Gencecik delikanlıya eziyet ediyorsun. Bu yaptığın insanlığa sığar mı?” diye çıkışır.

İhtiyar sesini çıkarmaz ve “Bana bir şey söyleme” der. “Git kendisine sor.”

Mehmet de yolcu olduğu anlaşılan bu adama günah işlemekten korktuğu için evlenmeyi düşündüğünü parası olmadığından kendisine kız verilmediğini, ihtiyardan borç olarak bir öküz alıp sattığını ve o öküz parasıyla evlendiğini, borcunu zamanında ödeyemediği için de sabana kendi isteğiyle geçtiğini anlatır. Atlı da sevmiştir Mehmet’i. Kuşağındaki keseyi çıkarıp önce ihtiyarın öküz parasını verir. Sonra ona da biraz para verip, o parayla bereketli olması hasebiyle koyun almasını tavsiye eder. O da atlının dediklerini uygular. Mehmet’in mal varlığı gittikçe artmaktadır. Ovalara sığmayan sürüleriyle, emrindeki hizmetçilerle köyün ağası oluvermiştir biranda ama o hiçbir zaman gurura kapılmıyor, nimeti vereni unutmuyordu. Zekâtını fazlasıyla dağıtıyor, köyün fakirlerini araştırıp geçim sıkıntılarını gideriyordu. Özellikle de kendi geçmişini unutmuyor, evlenecek yaşa gelip de evlenemeyenlere yardım ediyordu. İki de erkek çocuğu olmuştu. Her şey verilmişti kendisine. Servet, şöhret, sıhhat ve iki çocukla süslenen huzurlu bir aile…

Seneler sonra yine aynı köyden geçmekte olan o atlı bu kez Mehmet’i o zenginlikle görünce kendisine:

- “Bakıyorum da hiçbir sıkıntın kalmamış. Bundan sonra rahat bir ömür sürersin” der. Mehmet de:

- “Şükürler olsun hiçbir sıkıntım yok ama sen yinede öyle deme. Bunları veren Allah elbette almaya da kadirdir. Buda geçer” diye cevap verir. Mehmet’in cevabı atlıyı şaşırtmıştır. Yine de sesini çıkartmadan atını dizginleyip uzaklaşır.



Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki büyük bir afetin ortasında kaldı. Bir yandan fırtına bir yandan fırtınayla beraber azgınlaşan seller bütün malını yutup götürmüştü. Elinde avucunda ne varsa akan sele kaptırmıştı. Geriye sadece eşeği kalmıştı. O yine devamlı dua ediyor kendi ve ailesinin canına zarar gelmediği için yaratanına şükrediyordu. Köy ağası Mehmet afetten köyün en fakiri olarak çıkmıştı. Hanımına şöyle dert yanıyordu:

- “Hanım biz köyün en zenginiyken şimdi en fakiri olduk. Sadaka ve zekât dağıtırken muhtaç duruma düştük. Ben artık bu köyde kalamam. Uzak bir köye gidip oraya yerleşelim. Rızkımızı başka yerlerde arayalım.”

İki çocuğunu eşeğe bindirip kendisi de hanımıyla beraber yola koyulur. Köy köy kasaba kasaba iş aramaya başlarlar. Uğradıkları köylerden birinde çoban aradıklarını ancak köyün dışındaki kulübeden başka kalacakları yerleri olmadığını söylerler. Mehmet de kabul edip işe başlar. İlk önce kulübeyi tamir edip güzelce temizler sonra da vakit kaybetmeden işe başlar. Mehmet dürüstlüğüyle ve işine olan bağlılığıyla burada da kendini köylüye sevdirir. Köylü başı her derde girdiğinde Mehmet’e koşar canı sıkıldığında Mehmet’e koşar, emanet bırakacak biri mi lâzım akla ilk gelen Mehmet’tir. Kısacası köylü her işini Mehmet’e yaptırmaya alışmıştır. O günlerde yabancı olduğu anlaşılan bir adam köye gelir. Köylüye elbisesinin yırtıldığını diktirmek için usta bir terzi aradığını söyler. Onlar da kendilerinin pek beceremediğini ancak köyün dışındaki kulübede oturan Mehmet’in hanımının iyi terzi olduğunu söylerler. Yabancı eve geldiğinde Mehmet evde yoktur Mehmet’in hanımı yabancının elbisesini güzelce diker temizler. O da teşekkür ederek oradan ayrılır, ama yolda kalbine kötülük dolar. Şeytana uyup geri döner Mehmet’in hanımına:

- “Yolda Mehmet’e rastladım çok zor durumda sürüsüne kurtlar musallat oldu yardıma gitmeliyiz.”der. Hanım da yabancının sözüne inanır çocuklarını evde bırakıp aceleyle kocasına yardıma koşar atının terkisine binip gözden kaybolur. Mehmet döndüğünde çocuklar babalarına:

- “Bir adam geldi. Önce elbisesini diktirip gitti sonra tekrar gelip senin sürülerine kurtların saldırdığını aceleyle annemi çağırdığını söyledi ve annemizi alıp gitti. Mehmet’in başı ellerinin arasındadır çocuklarına: “Yavrularım adam annenizi kaçırmış. Benim başıma hiçbir belâ gelmedi. Adam yalan söylemiş annenizi kandırmış.”

Çaresiz bir şekilde köylüye mallarını tek tek teslim eder. Hepsiyle helâlleşir ve oradan ayrılır. Bu sefer de köy köy, kasaba kasaba hanımını arar, ama o bu kadar sıkıntıya rağmen yine de Allah’a şükredip ondan yardım istemekte ve derdi veren Allah dermanını da verir elbet bu da geçer” der. Böylece dolaşırlarken bir nehrin kenarına varırlar. Karşı yakasına geçeceklerdir, ama nehir azgın bir şekilde akmakta, yol vermemektedir. Mehmet ilk önce büyük oğlunu karşıya geçirir orada bırakır ve döner küçük oğluyla eşeğini alır. Nehrin ortasına varmıştır ki gözlerine inanamaz. Bir kurt oğlunu kaçırmaktadır. Telâşla büyük oğlumu kurtarayım derken küçük oğlunu da nehrin ortasında bırakır. Nehrin azgın suları oğulcağızını alıp götürür. Mehmet öylece kalakalır bir oğlunu kurda bir oğlunu da nehrin azgın sularına kaptırmıştır. Çaresiz bir şekilde dolaşmaya başlar.

Bir umutla karısını ve çocuklarını arar durur. Böylece seneler geçer. Mehmet yaşlanmaya başladığını hisseder. Saçına sakalına aklar düşmeye başlamıştır. O geçirdiği uzun yıllar, o gezdiği şehirler, beldeler, ülkeler kendisini bir hayli yıpratmıştır. Mehmet yine de azminden bir şey kaybetmiyor, karısını ve çocuklarını bulma ümidini yitirmiyordu. Bir gün uğradığı şehirlerden birinin girişinde büyük bir kalabalık görür. Neler olduğunu anlamak için kalabalığa yaklaşır. Bu sırada bir ak güvercin gelip Mehmet’in omzuna konar. Kalabalıktan uğultular yükselmeye başlamıştır. Kendi aralarında; “Bu da kim böyle? Saçı sakalı birbirine karışmış, elbiseleri yırtık pırtık, hali perişan. Bu olmaz bir daha deneyelim” derler. Mehmet'in omzundan kuşu alıp tekrar uçururlar. Kuş döner dolaşır yine Mehmet’in omzuna konar bir daha denerler yine Mehmet’in omzunda. Meğer o günlerde ülkenin kralı ölmüş. Halk da adet olduğu üzere beyaz bir güvercin uçurur güvercin kime konarsa kral o olurmuş. Talih kuşu bu sefer Mehmet'i bulmuş.

Mehmet ülkeye kral olmuş. Mehmet kral oldum diye hemen yan gelip yatmaz. “Mademki halk bana bu görevi verdi en iyi şekilde yapmam lâzım” der. Her gece vezirleri ve diğer devlet erkânını çağırıp toplantılar yapar. Halkın arasına karışıp dertlerini dinler ve böylece devleti âdil bir idare ile yönetmeye başlar. Halk yeni kralını çok sevmiştir. Böyle birden bire çıkıp gelen biri nasıl olur da devleti böyle güzel yönetebilir. Onun Allah tarafından gönderilen bir melek olduğuna dahi inananlar vardır.

Mehmet gece yaptığı toplantıların birinde baş vezirini göremez. Ertesi sabah veziri çağırıp toplantıya neden katılmadığını sorar. Vezir de “Efendim benim ev biraz şehrin dışında, eşim de yalnız olduğu için geceleri onu tek başına bırakıp gelemiyorum,. Onun için sizden gece toplantılarından affımı istiyorum.”der. Mehmet izin vermez.

- “Toplantıların faideli geçebilmesi için senin de katılman lâzım. Ne olursa olsun bu toplantılara katılacaksın. Eğer eşinin başına bir şey gelmesinden korkuyorsan evinin kapısına iki nöbetçi bırak.” der. İşte Mehmet devleti böyle idare eder. Hiçbir gevşekliğe müsamaha göstermez. Günler böyle gelip geçerken yine o atlıyla karşılaşır. Atlı kendisine: “İstediğin her şeye kavuşmuşsun. Sıkıntın kalmamış. Köyde sefil bir hayat sürerken buraya gelip kral olmuşsun.” der. Mehmet de öyle deme der. Bana önce öküzlük sonra ağalık, daha sonra çobanlık daha sonrada krallık yaptıran Allah her şeye kadirdir. Bu da geçer”



Mehmet’in cevabı atlıyı hem şaşırtmış hem de biraz kızdırmış.

- “Ne zaman senle karşılaşsak, ne zaman senle konuşsak mutlaka sonunda bu da geçer diyorsun. Geçmeyen bir şey var mı bana onu söyle” der. Mehmet de atlıya sorusunun cevabını 6 ay sonra vereceğini söyler. Atlı şaşkın bir şekilde söylene söylene oradan ayrılır. Vezirin kapısına bıraktığı iki nöbetçi kendi aralarında sohbete dalmışlardır. Biri diğerine başından geçenleri anlatmaya başlar.

- “Biz iki kardeştik babam köyde çobanlık yapardı. Bir gün bir yabancı evimize gelip elbisesini diktirdikten sonra annemizi kandırarak kaçırdı. Babamla birlikte onu aramaya çıktık. Derken bir nehrin kenarında beni kurt kaptı. Tepeyi aştığımızda köylüler beni kurdun elinden kurtardı. Ondan sonra babamla kardeşime neler oldu bilmiyorum.” Bunları dinleyen diğer nöbetçi gözyaşlarına hâkim olamaz:

- “Senin o nehir ortasında bıraktığın kardeşin benim. Babam seni kurtarmak için acele edince beni elinden kaçırdı. Nehrin sularına kapıldım. Uzun bir süre sürüklendikten sonra beni de köylüler kurtardı. Babama neler olduğunu ben de bilmiyorum. Onu bir daha görmedim.”

İki kardeş ağlayarak birbirlerine sarılırlar. Doya doya hasret giderirler. Vezirin hanımı içerden bu nöbetçilerin konuştuklarını dinliyordu. Kendisine daha fazla tutamadı.

- “Yavrularııııım” diyerek gözyaşlarıyla nöbetçilerin boyunlarına sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Siz benim yavrularımsınız. Beni kaçıran yabancı, tebdil-i kıyafetle köye gelen vezirmiş. Beni bu vezir kaçırdı.”diyordu. Nöbetçiler iki sevinci birden yaşıyordu. Hem kardeşlerini hem de annelerini bulmuşlardı. Anne, çocuklarını içeri aldı. Onların karınlarını bir güzel doyurdu. Sevdi okşadı. Yılların çektirdiği acılar yavaş yavaş diniyordu. Oğullarını bulmuştu bundan güzel bir şey mi vardı? Tam bu sırada vezir içeri girdi. Karısının nöbetçilerle yan yana oturduğunu görünce çok kızdı. Daha bir şey söylemelerine fırsat vermeden ağzına geleni söyledi.

- “Ben size namusumu emanet adıyorum Siz neler yapıyorsunuz.” diyordu. Derhâl nöbetçilerin idamını emretti. Darağacı kuruldu. İkisi birden sehpaya çıkarıldılar. Cellât tekmeyi vurmadan önce adet olduğu üzere son istekleri soruldu. İki kardeşin hiç umutları kalmamıştı, ama yinede son isteklerini söylediler. “Kralla yüz yüze görüşmek.”

Vezir idamın hemen gerçekleşmesini istiyordu. Önce izin vermek istemedi. Ancak yapacak bir şey yoktu. Bu onların son istekleriydi. Kral iki delikanlıyı dikkatlice dinledi. Tahtından yavaş yavaş indi. Yüreğinin derinliklerinden gelen hıçkırıklara hâkim olamıyordu. İki gencin yanına geldi. Ellerini omuzlarına koydu.

- “Oğullarım benim ben, sizin babanızım” dedi. Onların babasıydı Mehmet. Yıllardır aradığı çocukları şimdi karşısındaydı. Artık her şey ortaya çıkmıştı. Mehmet’in karısını kaçıran vezir idam edildi. İşte şimdi istediği mutluluğu yakalamıştı. Karısı da çocukları da yanındaydı, ama bu mutluluk da uzun sürmedi. İki ay geçmemişti ki anîden rahatsızlandı. Yaşadığı hayat kendisini çok yıpratmıştı. Kısa bir süre sonrada öldü. Halk aylarca onun yasını tuttu.

Mehmet’in ölümünden birkaç ay sonra atlı şehre döndü. Sorusunun cevabını alacaktı. Fakat daha şehrin girişinde Mehmet’in öldüğü anlaşıldı. Her yerde matem vardı. Sanki şehir de Mehmet'le birlikte ölmüştü. Mezarının başına vardı ve sitem dolu şu serzenişte bulundu.

- “Ey öküzlük yapan Mehmet, Ey ağalık yapan Mehmet, Ey çobanlık yapan Mehmet, Ey krallık yapan Mehmet. Bu sefer sözünde durmadın. Bu da geçer bu da geçer dedin. Geçmeyen şey nedir? diye sordum cevabını vermeden gittin. Nerelerdesin?”

Atlı böyle söylenip dururken bir ses duydu. Bu Mehmet’in sesiydi.

- “Sorunun cevabı işte burası!.. Ölüm herkese bir defa gelir ama geçmez!”







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

KAYBOLAN KADINLAR: AZRA (Sizden Gelen Hikayeler)


Gecenin en karanlık anında, derin uykudayken bir sesle uyandım; “Öykücü!” Gözlerimi açmak istedim ama açamadım, hareket de edemiyordum. Birisi odamda dolaşıyordu. Nefes alış verişini duyabiliyordum. Başucuma yaklaştı;

“Öykücü! Benim öykümü de yazmalısın.” Öykücü? Ben miyim o? Ne zaman oldum? Oldum mu?

Soramıyorum, kas katıyım.

“Anneannem tam 87 yaşında. Yalnız yaşıyor. Kendine özgü şen kahkahaları var, hayata bağlı. Benim bestelerimi tüm dünyayla birlikte duyabilmeyi hayal ediyordu. Ben, 19 yıl, 2 ay, 4 gün yaşayabildim. Hiç tanımadığım insanlar… İnsanlar? İnsan mıydı onlar? Biliyor musun öykücü, ben küçükken en çok hain kurttan korkardım. Hani şu kırmızı başlıklı kızı yutan kurttan. Hayattayken yaşadıklarım, 19 yıl, 2 ay, 4 günlük kısmı hiçbir öyküye konu olmaya değmezdi. Ben ölümümle, ölüm şeklimle senin öykülerine konu olabilirim.





Beni çok seven birer anne ve babaya sahiptim. Beni ellerinden geldiği kadar iyi yetiştirdiler. Altı yaşından itibaren piyano dersleri aldım. Müziği çok sevdim, o da beni sevdi. Hayalimdi, tüm dünya beni müziğimle sevecekti. Kimin ne hakkı vardı beni zamansız, bu dünyanın dışına atmaya. Duydunuz, hepiniz duydunuz, haber oldum ben. Tüh dediniz, vah dediniz. Katillerime lanetler ettiniz. Sonra unuttunuz beni. Biliyor musun öykücü; ben daha âşık olmamıştım. Aşık olacaktım, aşk acısı çekecektim. Bu acıya bestelerimi saracaktım.

NEDEN? NEDEN? Söylemiş miydim? Benim anneannem tam 87 yaşında. Yalnız yaşıyor. Kendine özgü şen kahkahalarını hala atabiliyor. Bana inanıyor. Bestelerimi tüm dünyayla birlikte duymayı umut ediyor. Duyamayacak ama ben ölüyüm. Korkunç bir cinayete kurban gittim. Katillerimi hiç tanımıyorum. Katillerim, iki kişi… Hiçbir şey yapmadım ben onlara. NEDEN? NEDEN?

Şehir dışında okuyacağım ben dedim. Büyük şehirde… Çok inatçıyım. İkna ettim onları. Annem çok ağladı, beni bırakıp dönerken. Şimdi hala ağlıyordur. Babamı suçluyordur belki de. Babam desteklemişti beni, annemi o ikna etmişti. Kızına güveniyordu babam. Ben suçlu muyum? Giydiğim pantolon çok mu dardı acaba? Üstümdeki montu sezon sonundan yeni almıştım, ilk defa giyinmiştim. Kısaydı montum. 19 yıl, 2 ay, 4 gün… Dördüncü gün… NEDEN? NEDEN?

Bir insan, hiç tanımadığı, ona hiç zararı dokunmayan başka bir insanı neden… Sanırım bir belgeselde duymuştum ya da filmde; kurtlar çok aç kalırlarsa, yiyecek bir şey bulamazlarsa, sürüdeki en zayıf yavruyu yerlermiş. Bu bir ayin gibi olmalı, ilk darbeyi kim vuracak? Düşünemiyorum. Gözümün önünde kurtlardan oluşan bir halka, ortada zavallı yavru, kurtlar dönüyorlar yavrunun etrafında. Ben dokuz yaşına kadar çok hasta olurmuşum. Çok zayıf bir çocukmuşum. Ama biz insanız. İnsan? İnsanın bir tanımı var mı öykücü? Gerçek bir tanım diyorum. O tanımın içine beni bu hayattan koparanları da koymalısın.





Bak, benim tanımımı beğenecek misin: Yemini, suyunu yeteri kadar temin ediyorsa, çağın gerektirdiği konfordan yoksun değilse, cinsel ihtiyaçlarını karşılaya biliyorsa zararsız bir canlıdır. İyidir, hoştur, merhametlidir. Kaybedecek şeyleri ne kadar çoksa o kadar insandır insan. Ama bunlardan yoksunsa, kaybedecek bir şeyi yoksa dünyanın en tehlikeli canlısı olabilir. Uzak durmakta fayda var. Nasıl buldun bu tanımı? Sana anneannemden bahsetmiş miydim? Etmiştim tabi, 87 yaşında. Ben en çok anneanneme benziyorum. Onun kadar uzun yaşar mıydım sence? Bunu hiç bilemeyeceğim, kimse bilemeyecek. 19 yıl, 2 ay 4 gün sürdü yaşamım. Yaşamak istiyordum. Haksızlık bu! Haksızlık! Umutlarım öldü, hayallerim öldü. NEDEN? NEDEN?

Akşam karanlığı, eve doğru yürüyordum. Dalgındım. Yok, aslında aklımda bir melodi vardı. Hatırlamıyorum, hüzünlü bir şeydi. Eve varır varmaz notaya dökecektim onu. Hüzünlüydü. Evet, hüzünlüydü. Sanki birazdan yaşayacağım korkunç şeye… Ölüm marşı. Ah, keşke hatırlayabilseydim. Hatırlamıyorum, hiçbir şey hatırlamıyorum. Gözlerimi köhne bir evde açtım. Üşüyordum, çıplaktım, canım yanıyordu, çok canım yanıyordu. Ayağa kalkmak istedim, yer ayaklarımın altından kaydı. Gördüm onları, katillerimi. Alkol… Çok şişe vardı. Bağırdım, avazımın çıktığı kadar bağırdım. Ben bağırdıkça onlar güldüler. Anladım, beni kimse duyamazdı. O, katledilmeyi belleyen kurt yavrusu gibiydim, çaresiz. ( Kalemim kırıldı, kalemlerimiz kırıldı. Üzgünüm, çok üzgünüm) NEDEN? NEDEN?

Benim öykümü yazar mısın öykücü? Adım Azra. Şey de: Azra bu dünya da sadece 19 yıl, 2 ay, 4 gün yaşadı. Hayatının son gününde bir öykü kahramanı olmaya hak kazandı. Ama o yaşamak istiyordu, uzun yaşamak, anneannesi gibi. Hayatını daha önce hiç tanımadığı iki insan aldı. Nedenini bilmiyor. O en çok da bunu merak ediyor; NEDEN?

Bir de öykünün adı Kaybolan Kadınlar: Azra olsun. Ben kadın sayılır mıyım öykücü?” Geldiği gibi gitti, hissettim. Neden sonra kendime geldim. Gözlerimi açtım ama yerimden kalkamadım bir süre. Kanım donmuştu sanki yeniden akışkan hale geçerken vücudum karıncalanıyordu. Hava yeni yeni aydınlanıyordu. İçim çok karanlıktı. Hareket yeteneğimi kazanır kazanmaz, kızlarıma bakmaya gittim; mışıl mışıl uyuyorlardı. Azra gibi avazımın çıktığı kadar bağırmak istedim o an: NEDEN? “

ÖYKÜCÜNÜN NOTU: Beni diğer taraftan takip etmenizden gurur duydum. Ama lütfen başka öyküsünü yazdırmak isteyen olursa, benden daha yetkin birini tercih etsin. Anlayışınız için teşekkür ederim.

Konuk Yazar : GÜLCAN AKSOY





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BEN ALLAH'A İNANIYORUM

Yolda giderken, yürümeye çalışan bir çocuk fark ettim. Elindeki değnekleri zorlukla kaldırıyor ve alt tarafı pek tutmayan vücudu ile bir sağa bir sola sallanıyordu. Yüzüne bakılırsa, on üç – on dört yaşlarından fazla değildi.

Sanki büyülenmiş gibi onu izlerken, aniden yere düştü.Hemen yanına koşarak kaldırmaya çalıştım.
Sessizce ağlıyordu.
- İnşallah bir yerin acımamıştır, dedim. Olur böyle şeyler sakın üzülme.
- Üzülmüyorum, dedi. Zaten ben pek üzülmem.
- İyi ama ağlıyorsun, diye atıldım.
- Kolum acıdı, dedi. Onun için her halde.





Bakmak için gömleğini sıyırdım. Sağ eli tam bileğinden kesikti. Bu yüzden bir değneği, diğerinden farklı şekilde yapılmıştı.

Ayağa kalktığında:
- Günde birkaç kez düşmeye alıştım, dedi. Geçen sene düştüğümde, elim araba altında kalmıştı.
Söyleyecek söz bulmakta zorlanıyordum. 

Teselli etmek için:
- Üzülme! dedim. Daha kötü şeyler olabilirdi.
Belki ilk defa yüzüme bakarak:
- Üzülmüyorum, diye gülümsedi. Zaten ben pek üzülmem.
- Biraz önce aynı şeyi tekrar etmiştin, dedim. Neden böyle söyledin?

Titreyen vücudunu, elinden geldiği kadar dikleştirirken:
— Çünkü ben, Allah’a inanıyorum, dedi. O’na inanan kişiler, hiç ölümsüz bir vücuda sahip olmayacak mı? Üstelik de sapasağlam bir vücuda.

Bu sefer sustum, her nedense bir şey söyleyemedim.

Teşekkür edip yanımdan ayrıldı.

O küçük kahramanın arkasından bakarken, “Acaba hangimiz daha mutlu?” diye düşünüyordum.






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

HAYIR DUASI


Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı.

Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi.

– Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.




Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:

– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:

– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!




Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:

– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:

– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! Dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:

– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.

Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.

– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...

– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.




Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:

– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:

– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab'leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.  (Bakara Suresi), 262. Ayet








Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '

Gallery