f YAŞAM TADINDA HİKAYELER

Sevgi Hikayeleri

Dostluk Hikayeleri

Türkü Hikayeleri

Ders verici Hikayeler

Tarihi Hikayeler

Sizden Gelen Hikayeler

başarı hikayeleri

Ödüllü Hikayeler

AKIL ve ZEKA SORULARI (TIKLATIN LÜTFEN)

Gerçek Yaşam Hikayeler

Aşk Hikayeleri

Dini Hikayeler

Kahramanlık Öyküleri

İbretlik Hikayeler

Duygusal Hikayeler

Atatürk ve Anılar

Çocuklar İçin Sesli Masallar

Büyükler İçin Seslendirilmiş Hikayeler

17 Şubat 2017 Cuma

BAŞARININ SIRRI ( Zengin İhtiyar)

İBRETLİK HİKAYE


Adamın biri tek başına parkta oturuyor, başı ellerinin arasında kara kara düşünüyordu. İşleri bozulmuş, iflasın eşiğinde bir işadamıydı kendisi. Ne yaparsa yapsın bir türlü durumu düzeltemiyordu. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Zaten parka da can sıkıntısını biraz hafifletmek için gelmişti.

O sırada önünde yaşlı bir adam durdu: “Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli... Benimle paylaşmak ister misin?” diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, “Sana yardım edebilirim.” dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: “Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al!” dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.





Adam elinde çek öylece kalakaldı. Neden sonra elindeki çeke bakmayı akıl edebildi. Bir an gözlerine inanamadı. Çekte yüz bin dolar yazıyordu ve imza ise ülkenin önde gelen zenginlerinden birine aitti. “Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim” diye düşündü ilkin. Ardından bir yıl sonra borcunu geri ödeyeceğini düşünerek çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu.

Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Küçük büyük demeden tüm işleri değerlendirmeyebaşladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

İlerleyen zamanda ise borçlarından tümüyle kurtulmuştu; hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire “Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir!” dedi. “Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin çok zengin biri olduğunu söylüyor.” diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece donup kaldı. Bütün bir yıl boyunca arkasında yüz bin dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti. Hayatını değiştiren şey yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

12 Şubat 2017 Pazar

Köşkteki Cinayet


Sizler için Birbirinden Güzel ,düşündürücü  ve eğlendirici sorular hazırladık Haydi Başlayalım Öyleyse ,

Aşşağıda ki Videoyu izleyerek Katilin Kim Olduğunu Bula bilirmisiniz ? Yorumlarınızı bekliyoruz...

Değerli arkadaşlar Facebook sayfamız olan Akıl ve Zeka Oyunları Sayfamızdan Bizleri Takip edebilirsiniz .

Cevabı Alta link de verilecektir . Ama önce biraz kafa yoralım deyilmi ?










Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

9 Şubat 2017 Perşembe

Annelik Oyunu


ibretlik hikayeler

Tüm Annelere Hitafen......

Anneliğin bir tür oyuna benzediğini düşünmüşümdür hep.
Günlük yaşamın akışına öyle bir kaptırırız ki kendimizi, oyunun bir parçası olduğumuzu
nuturuz her zaman. Şimdi sizlere kendi oyunumdan biraz söz edeyim.
Bu oyu­nun kuralları çok basit - on taşla başlayacaksınız ve oyunu oynarken
taşlarınızın sayısı kimi zaman çoğalacak, kimi zaman azalacak. Hazırsanız, haydi başlayalım...

Kare 1.

İlk çocuğunuzun doğumunu bekliyorsunuz. Gi­derek kalınlaşan belinize bakıp da,
"Bebeğim dünyaya gelir gel­mez, yine 36 bedene düşeceğim" dediyseniz,
Bu hüs­nükuruntunuz için 2 taş kaybettiniz.





Kare 2.

Aradan iki yıl geçmiştir ve ikinci çocuğunuz yol­dadır. Çocuklarınızın birbirlerini kıskanmalarını
önlemek için, ilk çocuğunuzu bu büyük olaya özenle hazırlamışsınızdır ve onunla "nitelikli" ve
hoş vakit geçirmekte, onun kendi oyuncak bebeğini beslemesine, yıkamasına ve kucağına
almasına özen göstermektesinizdir. Bebek dünyaya geldikten sonra,
ağabeyin keyfi yerindedir. Fakat yine bir taş kaybettiniz, çünkü kö­peğinizin
bebeğinizi kıskanacağını unutmuşsunuzdur.

Kare 3.

Birinci oğlunuz ertesi gün okulda meşe ağacı ola­cağını ve yarına kadar bir meşe ağacı
kostümü gerektiğini söyler. Eğer sabahın 3.00’üne kadar oturur ve onun için güzel bir
meşe ağacı kostümü hazırlarsanız, tüm anneler için böylesi bir örnek oluşturduğunuz
için yine 3 taş kaybettiniz. Diğer yandan, oğlunuzu kahverengi krepon kâğıdına sarıp,
başına ve kollarına yeşil krepon kağıdından yapraklar yapıştırdıysanız, beş taş ka­zandınız.
Çünkü böylelikle tüm annelere benzediniz.

Kare 4.

Çocuklarınızın sayısı üç olmuştur ve hepsi okula başlamıştır. "Anne" kavramının
"servis şoförü" ile eşanlamlı ol­duğunu anlamışsınızdır. Tipik bir günün anlamı sizin için,
en küçüğü müzik kursuna bıraktıktan sonra, iki ağabeyi futbol ant­renmanına götürmektir.
Daha sonra kızınızı müzik kursundan alır, oğlanları antrenmandan toplar ve eve dönersiniz.
Akşam yemeğinin alelacele yenmesi gerekir, çünkü birinin saat 7:00'de koroya yetişmesi
gerekmektedir. Artık yatma vakti gel­miştir ve o anda evinizde fazladan bir çocuk olduğunu
fark edersiniz. Ama sakın paniğe kapılmayın...
Bu daha önce de başınıza gelmiştir ve çok geçmeden telefon çalar ve
bir anne çocuğunun evde olmadığını söyler. Sabrınız için 5 taş ka­zandınız.





Kare 5.

Her gün öpe koklaya tek tek yataklarına yatırdığınız minik sevgiliniz birdenbire siz
deliymişsiniz gibi davranmaya başlarlar. Artık sizinle birlikte görünmekten utan­maktadırlar.
Tahmin ediyorsunuz değil mi? Artık çocuklarınız ergenlik dönemine girmişlerdir.
Bu garip yaratıklar artık ken­dilerini iki metrelik, kurşun işlemez yaratıklar gibi gör­mektedirler.
Eğer siz kendinizi kaybetmeden onlar bu dö­nemlerini aşarlarsa, yaptığınız bu kahramanlık
için 8 taş kazandınız. Ancak unutmayın, en büyük silah sizin elinizde, arabanın anahtarları!

Kare 6.

Üniversitede okuyan en büyük çocuğunuzun kirli çamaşırlarının kapının önünde yığıldığını
gördüğünüzde, sizi zi­yarete geldiğini anlarsınız. Eğer kirli çamaşırlarını alır, yı­kamaya
başlarsanız, hemen 3 taş kaybettiniz demektir, yazıklar olsun size!
Fakat eğer elinden tutup, çamaşır makinasının nasıl çalıştığını gösterirseniz o anda
5 taş kazandınız demektir. Bi­liyorsunuz ki, yaşamdaki en önemli şeylerden bazıları
üni­versitede öğrenilmez.





Kare 7.

Bir mucize gerçekleşir ve çocuklarınız birer ye­tişkin olur. Bir gün tesadüfen oğlunuzun
bebeğine, sizin ona çocukken anlattığınız masalları anlattığını işitirsiniz ve
ya­naklarınızdan yaşlar süzülmeye başlar. Sakın umutsuzluğa
ka­pılmayın - bu yaşlar annenin gözlerinden dökülen incilerdir.

* * * * *

Tebrikler. Oyunu bitirdiniz, şimdi de puanlarınızı toplayalım.

Oynadığınız oyunun adı "Annelik Oyunu" idi.

Eğer taşlarınızın hepsini kaybetmediyseniz,

kazandınız demektir





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

8 Şubat 2017 Çarşamba

Benim hikayem ( Aşk Beklemeye Gelmez )

yaşam tadında hikayeler


Aşk Beklemeye Gelmez 

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."



Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar...

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!.."



Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar!.."



Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...



Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

7 Şubat 2017 Salı

Allah'a Küsmek

kıssa dinle

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Eriyen Dondurma

Yaşam Tadında hikayeler

Nursen Öğretmen, yılların tatlı yorgunluğuna bir günün yorgunluğunu daha eklemişti. Okuldan giderayak öğrencilerinin servislerine binişlerini göz ucuyla kontrol ederken, bir yandan da yavrularının ‘’İyi akşamlar öğretmenim.’’ seslenişlerine cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Çabalıyordu, çünkü yorucu bir günün sonunda dahi enerjilerini kaybetmemiş, kanaryalar gibi şakıyan yavru kuşlarının bu hareketliliğine ayak uydurmakta zorlanıyordu.

-İyi akşamlar Şeydacığım. Sana da iyi akşamlar Lütfullah. Ödevlerinizi ihmal etmeyin çocuklar, yarın kontrol edip imzalayacağım ona göre.

Belli belirsiz gülümserken, ‘’ Ben de küçükken böyle miydim sahi, nereden bulurlar bu enerjiyi?’’ diye geçirdi içinden.
Zümre arkadaşı Nesrin Öğretmen de yorgun ama tatlı gülümseyişiyle koşar adım yetişti Nursen Öğretmene. Okulun az ilerisindeki yokuşa kadar birlikte yürüdüler hoş beş eşliğinde.

-İyi akşamlar Nesrinciğim. Bey’ine hürmetler canım.

-Sana da iyi akşamlar Nursen Abla. Yarın görüşürüz. Akif Bey’e de selamlar.




Nursen Öğretmen bahçede nöbetçiydi de bugün. Tüm gün bedenini taşıyan şiş bilekleri düne göre daha bir sancıyordu. Bir an önce evime gideyim de, kendimi koltuğa bırakıvereyim düşünceleri arasında adımlarını sıklaştırmışken, dikkati babalarının elinden tutan iki talebeye kaydı.

Çocukların tertemiz önlükleri, günün bitimine rağmen sanki yeni taranmışçasına pırıl pırıl parlayan saçları, olağanca nizami bir görüntü sergiliyordu. Yavrularına bakışlarıyla onlara taptığını hissettiren babanın kıyafetiyse maddi durumlarının iyi olmadığını her yönden haykırır gibiydi. Babanın kıyafeti temiz olmakla birlikte eskiydi.

Nursen Öğretmen, şöyle adam akıllı süzdü iki yanında oğullarıyla birlikte yürüyen babayı. Evet, kıyafetleri eskiydi babanın, ama bunun yanında eş dosttan alındığını belli edecek denli boldu gömleği ve pantolonu. Kemeri olmasa düşecekti sahiden. Bol pantolonunu sıkan kemeri, kumaşın belinde yer yer potluk yapmıştı. Daha dikkatli bakınca gömleğinde yırtılan sırtının acemi ellerde dikildiğini gördü.

Rahmetli anneciği Şükriye Hanımı düşündü Nursen Öğretmen. Dikişi, kanaviçeyi, halı dokumayı da öğretmişti. Öğretmen diplomasını altın bilezik diye koluna da takmıştı kızının.

‘’Nur içinde yatsın güzel anacığım.’’ dedi sesli, gözleri acemi ellerin okşadığı yırtığa bakarken.

Çocuklardan büyük olan, geçen hafta olduğu Matematik imtihanından bahsetti babasına uzun uzun. Öğretmeni imtihan sonuçlarını açıklamıştı.

-Babacığım, Matematik testinden 5 aldım, hem de öğretmen bana ‘’Aferin İsmail dedi.’’ dedi.

İsmail bunu söylediğinde, duruşundaki, bakışındaki gururun on katını babanın gözlerinde gördü Nursen Öğretmen.

Kendi de nedensiz gururlandı, gidip sarılmak geldi içinden İsmail’e.

Baba, İsmail’in al yanaklarını beceriksiz hareketlerle iki elinin cılız parmakları arasına aldı, yanaklarından öptü yavrusunu.

-‘’Bir aferin de benden oğluma.’’ dedi. Bu sene sınıfınızı pekiyi ile geçin, ikinize bir tane bisiklet alacağım, münavebeli binersiniz kardeşinle.

Baba yüzünü öbür yanına çevirdi gülümseyerek, oysa ufak oğlan hemen ötedeki pastanenin dondurma standındaki iştah açıcı dondurma resimlerine dalmıştı. Bir resme, bir dondurma koyan adama baktı, bir resme bir dondurma koyan adama… Öylece kaldı üç dört saniye kadar. Yutkundu…

Sonra birden arkasını döndü, dudaklarının kenarı da yüzü gibi yere bakarken, babasıyla ağabeyine doğru yürümeye başladı. Babasıyla ağabeyinin kendisini izlediğinin farkında değildi. Aklı dondurmadaydı besbelli. Ama paraları olmadığını bildiği için hevesi kursağında, tüm hissettiği hayal kırıklığı da yüzünde, düşük omuzlarla yürüdü.

Nursen Öğretmen, durumu iyi tahlil etmişti. Yüreği ezilmişti yavrucağı öyle görünce. ‘’Ben alsam mı dondurmayı acaba?’’ diye geçirdi içinden.

Gözleri babaya kaydı nedensiz. Kendisini izleyen gözlerden haberi olmayan babanın da yüreği cız etmiş olacak ki dolu dolu gözlerle kardeşini izleyen İsmail’e baktı önce, sonra da ufaklığa. Yutkundu.

Eliyle bol pantolonun ceplerini yokladı dışından önce.

Sağ cep…
Boş.
Sol cepte bir şeyler var…

Sol elini sol cebine götürdü, özenle katlanıp üzerinde yazılar olan kâğıdın arasına konmuş desteden bir beşliğe gitti eli. Duraksadı… Tekrar yavrularına baktı. Önce küçüğe, sonra büyüğe. Ani bir hareketle çekip çıkardı desteden beşliği. Yaptığı bu ani hareket yüzünde de ani bir gülümsemeye neden oldu babanın. Mehmet!, dedi baba gülerek.

‘’Söyle aslanım, dondurman neyli olsun?’’

Bütün bunlar aslında o kadar kısa zamanda oldu ki. O ana kadar hala yüzü yerde, babasıyla ağabeyine doğru yürümekte olan Mehmet birden babasına baktı sevinçle. Oğlunun coşkusunu gören babanın da gözleri aydınlandı. İsmail’e baktı soran gözlerle.

‘’Seninki neyli olsun koçum?”

Gülümseyen İsmail’in ağzı hepten kulaklarına vardı. Önce yanındaki İsmail’in sonra Mehmet’in elinden tutan baba dondurmacıya doğru yürümeye başladı oğullarıyla beraber. Sevinçten hoplayıp zıplarken; ‘’Canım babam!’’ diye bağıran Mehmetçiğe cevabı hazırdı babanın; \\\”Bu dondurma ağabeyine mükâfat. Sen asıl ona teşekkür et. Sen de sınavlarından 5 al, birer dondurma daha size benden.\\\”

Dondurmasını alan Mehmet gülerek ağabeyine baktı, gözleri ışıl ışıl. ‘’Benim de notlarım hep beş ki.’’ dedi.

Nursen Öğretmen, hala izliyordu. Ne var ki o sıralar artık onun da ağzı kulaklarındaydı.

Kardeşinden sonra dondurmasını alan İsmail kardeşinin saçlarını karıştırdı yaşından beklenmeyecek denli sevecen bir edayla. Artık ikisinin de elinde dondurmaları vardı. Parayı ödeyen baba oğullarına dönerken, İsmail sordu;

-Baba sen almadın mı kendine?

Baba cevap verdi gülümseyerek;

-‘’Yok oğlum siz yiyin, benim canım hiç istemiyor.’’ dedi belli belirsiz yutkunurken.

Nursen Öğretmenin bakışları bir kez daha düştü o belli belirsiz tek bir yutkunmayla. Yine hüzünlendi.

‘’Bir babanın…’’ dedi kendi kendine, ‘’ Canı hiç mi dondurma çekmez?’’

‘’O özenle kağıdın arasına yerleştirilmiş para destesi, ev kirasıydı belki de, kim bilir?’’ diye geçirdi içinden.

‘’İsmail sınavından iyi not almış, hem Mehmetçiğin canı da nasıl çekti, kıramaz ki yavrularını, bakışlarından belli canının, ciğerinin pareleri oldukları. Milyon tane kira parası feda olsundu o ana kuzularına.’’

İki oğlunun aralarındaki sohbetini dinleyen, mutluluklarını gördükçe keyiflenen babanın gözü Mehmetçiğin dondurmasına takıldı. Dondurmanın yarısı ellerine bulaşmıştı Mehmetçiğin. Dondurmanın eriyen kısımlarından rahatsız olduğunu belli eder tavırlarla bir elinden diğerine alıyor, elinin bulaşığını yalıyor ama yine de temizleyemiyordu.

Baba;

-‘’Dur aslanım.’’ dedi cebinden çıkardığı kumaş mendille Mehmetçiğin ellerini silmek için dondurmasını alırken.

Sildi, sildi…

Mehmetçiğin elleri yapış yapıştı, ama en azından eriyen dondurmayı silmişti. Eve kadar idare edeceğine kanaat getirdiği bakışlarından sonra, bu sefer de külahın yanlarından eriyip akan dondurmayı yalamaya başladı, gizlemeye çalıştığı iştahıyla. Top dondurmaya hiç dokunmadı özenle.

Külahın çevresinin iyice temizlendiğine kanaat getirmiş bakışlarla, dondurmayı Mehmetçiğe uzattı.

-‘’Al aslanım, ye rahat rahat.’’ dedi gülümseyerek.

Mehmetçiğin canı artık istemiyordu dondurma.

-‘’Babacığım, çok doydum, yemeyeceğim, (abim) ağabeyim yesin.’’ dedi gülümseyerek.

Baba, çıtır çıtır külahın son lokmasını henüz yutmuş diğer oğluna sordu;

-‘’İsmail’im, yer misin oğlum?’’

-‘’Yok baba, ben de doydum.’’

Bir an duraksadı baba. Dondurmaya baktı… Yutkundu…

-‘’İsraf olmasın, ben yiyeyim madem.’’ dedi yine saklamaya çalıştığı heyecanıyla.

Bir yandan gururla, etrafına bakan oğullarına bakıyor, bir yandan dondurmayı yiyerek uzaklaşıyordu baba, yanında yavrularıyla.

Nursen Öğretmen, sanki film bitmiş de ışıklar yanmış gibi kendine geldi bir anda. Farkında olmadan akıtmış olduğu sevinç gözyaşlarını sildi yanaklarından.

Sonra etrafına bakındı. Şaşırdı. Başladı kahkahalarla gülmeye.

‘’Nerelere gelmişim ben böyle?’’ dedi kendi kendine.

Dondurmacıdan üç sokak sonra dönmesi gereken yol ayrımına doğru yürüdü… Yürüdü…

Yol ayrımından önce gülümserken aklından geçirdiği son sözler şunlardı Nursen Öğretmenin;

‘’ Hay Allah, ayaklarımın ağrısı da geçmiş.




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Hiakaye Kategorisi
Copyright © 2013 YAŞAM TADINDA HİKAYELER
GİZLİLİK BİLDİRİMİ
iLETİŞİM
Shared by Dost Mutfak Yemek Tarifleri Ortak KuruluşlarıdırPowered byBlogger