Hikayeleri Önce sen Oku

İBRETLİK BİR KISSA ''Hamal''


Rızkını sırtında ağır yük taşıyarak kazanan hamalın biri namazlarında dâima:

— Yâ Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver, bir ekmek de olsa hayırlısından ihsan eyle, diye dua ediyormuş.

Adamın hep aynı duayı tekrarlaması, yanındakilerin dikkatini çekmiş. Nihayet biri, bir gün sormadan edememiş:

— Kardeşim, sen her namazdan sonra duada:
" Yâ Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver, bir ekmek de olsa yine hayırlısından ihsan eyle" diye yalvarıyorsun. Ekmeğin hayırsızı da mı olur ki?





Hamal cevap vermiş:
— Birader, benim başıma geleni bir bilsen sen de aynı duayı tekrarlamaktan kendini alamazsın. Yanındakiler iyice meraklanmışlar:

— Neymiş başına gelen, anlat da biz de duyalım. Hamal, bakın, başıma ne geldi, diyerek başlamış anlatmaya:

— Ben ekmeğini sırtındaki ağır yüklerin altında inleyerek kazanan bir insanım. Bir gün yine bir yokuş yukarı sırtımda ağır yükle çıkarken fena halde yorulduğumdan sırtımdaki yükü yere indirdim. Alnımdan damlayan terleri silerken içimden bir feryat koptu, dedim ki:

— "Hey yâ Rabbi, yediğim ekmeği bana ne kadar da zor veriyorsun. Ne olur, bu bir ekmeği şöyle oturduğum yerden kazanmayı ihsan eylesen de, böyle kan ter içinde kalmasam.

Tam bu dua ağzımdan çıkar çıkmaz, birden karşımda iki kişinin sille tokat dövüştüklerini gördüm. Dayanamadım, aralarına girip ayırırken birinden yediğim bir yumrukla yüzüm kan revan içinde kaldı, tşte o sırada gelen polisler, beni de kavgacılardan biri zannederek doğruca hapse attılar.

Mahkemeye çıkıncaya kadar yattığım hapiste her gün bana ekmek veriliyordu. Sırtüstü yattığım yerde ayağıma gelen bu ekmeği sıkıntı ve üzüntüden yi-yemiyordum. Kendi kendime diyordum ki, işte ne sırtında yük taşıyorsun, ne de alnından öyle soğuk terler akıyor. Sana oturduğun yerde bedavadan gelen ekmek. Zevkle yesen ya.. Ne var ki, dısarda çalışarak alın teriyle kazandığım o ekmek, hapiste ayağıma gelen bu bedava ekmekten çok daha huzur verici ve lezzetliydi.

O zaman anladım ki, ben yanlış dua etmişim. Oturduğum yerden bir ekmek ver demişim, ama hayırlısından ver dememişim. İşte o günden bu yana dualarımda isteğimi değiştirdim. Rabbimden zahmetli de olsa hayırlısını, huzurlusunu vermesini niyaz ediyorum.









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

GENÇ KALMANIN SIRRI


70, 80 ve 90 yaşlarında üç kardeş varmış. Üçü de, 60 yaşında üçüzler gibi görünüyormuş.
70 yaşındakine genç kalmanın sırrını sormuşlar. O da, 80 yaşındaki abisine sorulmasını söylemiş. Benden on yaş büyük olduğu halde, benim gibi 60 yaşında görünüyor demiş. 80 yaşındakine gitmişler, o da 90 yaşındaki abisini göstermiş, benden büyük olduğu halde o da, 60 yaşında görünüyor, ondan sorun demiş. 90 yaşındaki delikanlı ihtiyara sormaya gitmişler.

Gelenleri dinledikten sonra:
“Buyurun size açıklayayım” demiş. “Önce bir şeyler yiyelim, ondan sonra anlatırım” diyerek genç kalabilmenin sırrını hayatın içinden bir misalle açıklamaya başlamış.
Yemekten sonra sofraya bir kavun getirmesi için hanımına rica etmiş. Hanımı genç nine de, üst kattaki tavandan bir kavun seçip getirmiş. Delikanlı ihtiyar, kavunu beğenmemiş, “daha iyisini getir" demiş. Kadın gidip yine bir kavun gelmiş. Bizimki onu da beğenmemiş, tekrar başka bir kavun getirmesini söylemiş. Nine yine itiraz etmeden ve yüzünü ekşitmeden bir kavun daha getirmiş, ama onu da beğenmemiş.





Misafirlere;
“Hanım iyisini bilemedi, gelin beraber seçelim kavunu” diyerek onları üst kata davet etmiş. Tavan arasına varınca bakmışlar ki, tek kavun var. Genç ninenin hep aynı kavunu getirdiğini anlamışlar.
Genç dede misafirlerine dönmüş:
“Şimdi genç kalmamın sırrını anladınız mı?” diye sormuş. Onlar da “anlamadık” demişler.

Dede:
"Kavun tavanda bir tane değil miydi? Hanım beni mahcup etmemek için, her seferinde başka kavun getiriyor gibi göründü. ‘Tavanda başka kavunumuz mu var, hepsi bir tane bey‘ demedi. O beni hiç üzmedi, ben de onu hiç ama hiç üzmedim. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya, yani ne kendi ana babamıza ne de başkalarına kesinlikle yansıtmadık. Yani birbirimizi, başkalarının önünde hiç zor duruma düşürmedik, mahcup etmedik. Böylece, ikimiz de genç kaldık” diyerek genç kalmanın sırrını açıklamış misafirlerine.

Peygamber efendimiz, (Kadınlarınıza eziyet etmeyin! Onlara yumuşak olun, iyilik edin!) ve (Kocası razı olduğu halde ölen kadın, Cennete girer) buyuruyor. 

Merhum hocamız da bu konuda buyururdu ki:
Aklı olan karı koca, birbirlerini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zâlim, huysuz kimsenin hayat arkadaşı devamlı üzülerek sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, başka hastalıklar da hâsıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuştur. Saadeti sona ermiştir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona, alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövse de, ne yazık ki, bu pişmanlığının faydası yoktur. 

O hâlde, ey Müslüman! Hayat arkadaşına yapacağın huysuzlukların, işkencelerin zararlarının kendine de olacağını düşün! Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalış! Bunu yapabilirsen, rahat ve huzur içinde yaşar, Rabbinin rızasını da kazanırsın.









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Tahir İle Zühre


Geçmiş zamanların birinde zengin ve şöhretli bir padişah varmış. Malı, mülkü, askeri, kısaca her şeyi varmış. Ancak çocuğu olmuyormuş. Hekimlere gitmiş, derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince, kendisini eğlenceye verip, yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar...

Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar, "Herkim bana altın verirse, tanrı onun muradını versin."diyen bir dilenciye para verir. Oradan ayrılarak bahçeye doğru giderler ve bir ağacın altına otururlar İleride bir ağacın altında yaşlı bir derviş görürler ve onun yanına giderler.

Derviş, ”Marifetlerim vardır." deyince, padişah gönlünden geçeni bilmesini ister. Dervişte, padişah ve vezirin çocuğunun olmadığını, evlat istediklerini bilir. Bunun üzerine dervişten yardım isterler.Derviş de cebinden bir elma çıkarır ve ikiye böler. Bu elmaları yerlerse çocukları olacağını, padişahın kızı ve vezirin oğlu olacağını, ama onları ayırmamalarını,evlendirmelerini söyler. Padişah da, vezir de çok sevinir. Akşam elmayı yerler ve dokuz ay on gün sonra padişahin kızı, vezirin de oğlu gelir dünyaya. Kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koyarlar.

Tahir ile Zühre birlikte büyürler. En tanınmış hocalardan ders alırlar ve çok zeki oldukları için herşeyi öğrenirler. Fakat on beş yaşında Zühre'nin gönlü Tahir'e düşer ve uyurken Tahir' i öper. Tahir çok kızar, kardeş Olduklarını sanır. Bir gün Zühre,Tahir' i yine öper ve Tahir de Zühre'yi döver. Zühre okadar üzülür ki, Allah'a ”Allah'ım, benim sevgimin yarısını Tahir'e ver.” diye dua eder.





Tahir de Zühre'ye âşık olur. Bu sefer Zühre kendini naza çeker. Ancak kardeş olmadıklarını öğrenenTahir ile Zühre günden güne birbirine daha çok bağlanırlar. Sazlarını alıp birbirlerine türküler söylerler.

Bunları gören Arap Köle, padişahın karısına söyler.Padişah kızını, Tahir ile evlendirmenin zamanının geldiğini söyler. Ancak karısı, kızının padişah oğluyla evlenmesini istemektedir. Padişah kendi gözleri ile âşıkları görmek ister ve görünce evlendirmeye karar verir.

Bu arada Tahir rüyasında iki kara köpeğin kendisine saldırdığını görür ve rüyası çıkar. Padişahın karısı, padişaha cadının yaptığı şerbeti içirince, padişah, Tahir'den soğur ve onu saraydan kovar.

Aşkı ile yanıp tutuşan Tahir, Zühre'nin köşkünün önüne gelerek sitem dolu türküler söyler. Zühre de olayları dadısından öğrenir ve her şeyi Tahir'e anlatır.

Arap Köle, bunları görünce yine padişaha haber Verir. Bu sefer padişah onu Mardin'e sürer. Mardin’de yedi yıl kalan Tahir, Allah'a dua eder ve onu zindandan kurtarmasını ister. Duası kabul olur, zindanın açılan kapısından siyah atıyla Hızır gelir ve onu atına alıp, 0 uyurken Zühre'nin köşkünün önüne bırakır. Zühre, Tahir'i dadısına gönderir. O günden sonra,her gece gizli gizli buluşup zevk ve sefa eylerler.

Fakat bir gün rüyasında Tahir, kara köpeklerin yine etrafını sardığını görür, rüyası yine çıkar. Çünkü Arap Köle onları yine görmüştür. Bunu padişaha haber verir ve Tahir, üstü açık bir kayıkla Sat Suyuna bırakılır. Sat Suyunun kenarında da Göl Padişahı'nın sarayı vardır. Zühre bunu bildiği için Göl Padişahı'nın kızına mektup yazar ve Göl Padişahı'nın kızları Tahir'i bulurlar.

Göl Padişah'ının üç kızı da Tahir' i sevmektedir ve bir gün onu paylaşamadıkları için kavga ederken.Tahir bunları duyar ve kaçar.





Bir çeşme başında dua eder ve uyur. At sesiyle uyanınca yanında bir Derviş görür. Yine ata biner ve gözlerini kapatır. Derviş ”aç” dediği zaman Tahir kendisini Zühre'nin köşkü önünde bulur. Dadısına gider, dertleşirler. .

Bir gün Tahir, davul zurna sesleri duyar ve dadısından Zühre'nin evleneceğini öğrenir.Kadın kıyafetleri giyer ve düğüne gider. Kendini Zühre'ye tanıtır. Ertesi gün Zühre ile anlaşırlar.Hamama gitmek için çıkıp kaçmaya karar verirler.Ancak Arap Köle de kadın kılığına girmiş ve onları görmüştür. Arap Köle durumu padişaha haber verir.Padişah, Tahir'i yakalatır, mecliste onu ve kızını anmadan üç hane türü söylerse affedeceğini söyler.

Tahir iki haneyi söyler, fakat üçüncü hanede Zühre'nin içeri girdiğini görür ve onun ismini kullanır, padişah da onun boynunu vurdurmaya karar verir.

Cellat, Tahir'in boyununu vurmadan önce, Tahir namaz kılıp, Allah'a ruhunu alması için dua eder ve hemen ölür. Bunu gören Zühre aklını kaçırır. Hekimler çare bulamaz, hatta Tahir'in etini yedirmeye kalkarlar, ama dadısından bunu öğrenen Zühre çok kızar, Tahir' in mezarına gider.

Allah'a ruhunu alması için dua eder ve ölür.

Mezara gelen Arap Köle de Zühre'ye âşık olduğu İçin kendini hançerle öldürür. Padişah kızını Tahire vermediği için pişman olur, ama iş işten geçmlştlr.

Bir süre sonra âşıklara mezar yapılır, Arap Kölede baş uçlarına gömülür, oradan geçenler Zühre'nin mezarında beyaz bir gül fidanı, Tahir'in üzerinde ise bir kırmızı gül fidanı görürler, Arap'mezarında kara bir çalı bitmiştir.....










Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Cömertlik İmtihanı


Yemen hükümdarı, oldukça cömert idi. İhsanları her yere yayılmasına rağmen, Hatim-i Tai’nin cömertliğinden bahsedilmesine tahammül edemez.

Sarayında herkese büyük bir ziyafet verir. Zengin fakir herkes yer. Halkın, (Hükümdarın ziyafeti ne kadar muhteşem oldu, neredeyse Hatime yaklaştı) dediğini duyunca, Hatim sağ kaldıkça, cömertlikte birinci olmasına imkan olmadığını anlar, onu öldürtmeye karar verir. Çok güçlü bir genç bulup eline yirmi altın verir. İşi bitirince de, yirmi altın daha vereceğini söyler.

Genç, sora sora Tay kabilesine kadar gelir. Güler yüzlü, kendisi gibi yiğit bir gençle karşılaşır. Bu sevimli genç (Hoş geldin yiğit. Çok yorgun olduğun anlaşılıyor. Bu gece misafirim ol!) diyerek evine götürür. Gece, misafirine çok ikram ve ihsanda bulunur. Sabah olunca, misafir gitmek isteyince, birkaç gün daha kalmasını ısrar eder. Misafir der ki:

– Çok önemli bir işim var. Bir an önce gitmem gerekir.

İyilik ve hizmet etmekten zevk duyduğu anlaşılan ev sahibi der ki:
– İşin nedir, sana acaba bir yardımım dokunabilir mi?
– Ey asil kişi, sen çok cömertsin, iyilik seversin, senden sır çıkmayacağı belli. Hatim isimli birini arıyorum. Acaba tanıyor musun?

– Hatim ile ne işin var?





Misafir, niçin geldiğini anlatıp der ki:

– Bu işte bana yardımcı olman mümkün mü?

– Elbette mümkündür. Yalnız bu iş pek kolay olmaz. Dediklerime uyarsan tereyağından kıl çekmiş gibi zahmetsiz olur.

– Ne yapmam gerekir?

– Hatim de senin gibi yiğit biridir. Belki öldüremezsin. Ben sana onun yerini tarif edeyim. Ancak öldüremez de iş meydana çıkarsa, yerini söylediğim için beni öldürebilir. Bu bakımdan benim ellerimi, ayaklarımı bağla. Zorla söylettiğin anlaşılsın.

Misafir, ev sahibinin elini, kolunu, ayaklarını iyice bağladıktan sonra sorar:
– Hatim nerede?
– Hatim denilen kimse benim. Madem benim başım senin işine yarayacak, ne diye onu vermiyeyim? Misafirin arzusunu yerine getirmek, gönlünü etmek benim en büyük arzumdur. Hemen öldür, kimse duymadan buradan git!

Genç, neye uğradığını şaşırır. Hemen Hatimin ayaklarına kapanıp der ki:

– Sana gül yaprağı ile vuran kalleştir. N’olur beni bağışla!..

Genç, helalleşip oradan ayrılıp hükümdarın huzuruna çıkar. Olanları anlatır. Hükümdar da, iyiliksever, cömert olduğu için hatasını anlayıp (Taşıma su ile değirmen dönmez. Cömertlik mal ile değilmiş. Hatimin cömertliği yaratılışından, fıtratından, güzel huyundan ileri geliyormuş. Sen verilen görevi fazlasıyla yerine getirdin) diyerek yirmi yerine kırk altın verir.









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Besleme / Dünya Klasikleri / Anton Çehov


Geceyarısı. On üç yaşındaki besleme Varka, beşiği sallarken bir yandan da uykulu bir ninni tutturmuş, mırıldanıyordu:

Uyusun da büyüsün, ninnii, Tıpış tıpış yürüsün, ninnii...

Meryem Ana tasvirinin önünde küçük, yeşil bir lâmba yanıyor. Odanın bir başından öteki başına gerili ipte, kurumaları için kundak bezleri, iri, kara pantolonlar asılı. Lâmbanın ışığı, tavanda geniş, yeşil bir yuvarlak çizmiş, kundakların, pantolonların uzun gölgeleri sobanın, beşiğin, Varka' nın üstüne düşmüş... Lâmbanın ışığı titreştiğinde tavandaki yuvarlak ile gölgeler canlanıyor, rüzgârdanmış gibi dalgalanıyorlar. Boğucu bir hava var içeride. Koyu bir lahana çorbası ve kösele kokusu sarmış her yanı.

Bebek ağlıyor. Bağırmaktan.sesi kısıldığı, bitkin düştüğü halde yine de ağlamayı kesmiyor. Yatışacağa da benzemiyor. Varka'nın uykusu var. Gözkapakları kapanıyor, başı ikide bir önüne düşüyor, boynu çok ağrıyor. Ne gözkapaklarını kaldıracak, ne de dudaklarını oynatacak gücü var. Yüzü kurumuş, odunlaşmış, başı topluiğne başı kadar küçülmüş gibi geliyor ona.

— Uyusun da büyüsün ninnii, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...

Bir cırcırböceği sobanın içinde cırlıyor. Yan odada, duvarın ötesinde bey ve Kalfa Afanasiy horluyorlar... Beşik acıklı acıklı gıcırdıyor, Varka mırıltıyla ninni söylüyor... Gecenin sessizliğinde her şey birleşiyor, rahat döşekte yatarken dinlemesi pek tatlı bir ninni oluveriyor. Ama bu müzik insanın sinirini bozmaktan, onu canından bezdirmekten başka bir şeye yaramıyor şimdi. Çünkü Varka'nın üzerine gevşeklik çöktürüyor, uykusunu getiriyor. Oysa uyuyamaz Varka. Allah saklasın, bir uyusa, hanımla bey canını çıkartana kadar döverler onu sonra.

Lâmba göz kırpıyor sanki. Yeşil yuvarlak ile gölgeler harekete geçiyor, Varka'nın yarı açık, dalgın gözlerinin önünde öteye beriye kayıyor, uykulu beyninde dumanlı düşler yaratıyorlar. Varka, gökyüzünde birbiri ardından koşuşan, bebek gibi ağlaşan kapkara bulutlar görüyor hayâlinde. Ve işte güçlü bir rüzgâr çıkıp tümünü dağıtıyor.

Varka, cıvık çamurla kaplı geniş bir şose görüyor. Bir dizi yük arabası güçlükle ilerliyor, omuzlarında ağır çuvallarla iki büklüm insanlar el ele tutuşmuş yol almaya çalışıyor, karmakarışık bir sürü gölge, ortalıkta dolaşıyor. Soğuk görünüşlü bulutların arasından şosenin iki yanında ormanlar gözüktü. Çuval taşıyan iki büklüm insanlarla gölgeler birden çamura yatıyor. 

"Niçin çamurun içinde yatıyorsunuz?" diye soruyor Varka. "Uyuyacağız, uyuyacağız!" diyorlar, berikiler. Ve derin, tatlı bir uykuya dalıyorlar. Bir sürü saksağan ve karga gelip telgraf teline konuyor, küçük çocuk gibi bağrışarak uyuyanları uyandırmaya çalışıyor Varka,

.— Ninni, ninnii... diye mırıldanırken kendini karanlık, havasız bir köy evinde görüyor şimdi.





Rahmetli babası Yefim Stepanov yerde kıvranıyor. Varka onu görmüyor, ama acıdan tahtaların üzerinde yuvarlanışını, inleyişini işitiyor. Kendi deyişiyle: 'fıtığı ağrıyor'. Acısı öylesine dayanılmaz ki, tek sözcük bile söylemiyor, yalnızca derin derin, hırsla soluyor, dişlerini 'tak-tak-tak' diye trampet gibi takırdatıyor.

Biraz önce annesi Pelagey, beylere, Yefim'in ölmek üzere olduğunu söylemek için koşarak çıkıp gitmişti. Bu zamana kadar dönmüş olmalıydı. Varka, sobanın üstündeki döşeğinde yatıyor. İstiyor, ama uyuyamıyor, babasının 'tak-tak'larını dinliyor, îşte.

Bir arabanın tekerlek sesleri duyuldu. Buraya geliyor, Bey, kentten onlara konuk gelen genç doktoru göndermiş. Doktor içeri giriyor. Karanlıkta görünmüyor, ama öksürüğü ve kapıyı kapayışı işitiliyor.

— Işığı yakın, diyor. Yefim karşılık veriyor:

— Tak-tak-tak...

Pelagey, aceleyle sobanın üstüne atılıp kibritleri koydukları çanak parçasını aramaya koyuluyor. Aradan hayli zaman geçiyor, ama kibrit hâlâ bulunamadı. Sessizlikte doktor, cebinden kendi kibritini çıkarıp yakıyor.

Pelagey,

— Bir dakika, efendim, bir dakika, diyor ve koşarak dışarı çıkıyor, biraz sonra elinde yana yana ufacık kalmış bir mum parçasıyla geri geliyor.

Yefim'in yanakları al al, gözleri faltaşı gibi açık, bakışları keskin. Oradakilerin içlerini okuyor sanki. Doktor üzerine eğilerek:

— Neyin var? diyor. Dur bakayım! O!.. Ne zamandan beri buran böyle?

— Ne bileyim ben. Ecel geldi, beyim, ecel... Ömrü tükettik...

— Saçmalama... İyileştiririz seni!..

— Canınız nasıl isterse öyle yapın anam babam. Candan teşekkür ederim size, ama boşuna yorulacaksınız, bir şeyi değiştiremeyeceksiniz, biliyorum... Ölüm insanın başucuna konduktan sonra insanoğlunun elinden bir şey gelmez.

On beş dakika muayene ediyor doktor Yefim'i. Sonra doğruluyor:

— Benim yapabileceğim bir şey yok... diyor. Hastaneye gitmen gerek, ancak orada ameliyat edebilirler seni. Zaman kaybetmeden hemen git... Gitmemezlik etme sakın! Vakit hayli geç, şimdi herkes uyuyor, ama zararı yok, bir pusula veririm sana. Duydun mu?

Pelagey atılıyor yandan:

— Efendim, neyle gitsin istiyorsunuz? Atımız yok ki bizim.

— Olsun, beye söylerim, bir araba verir size.

Doktor gidiyor, mum sönüyor ve 'tak-tak'lar yine başlıyor... Yarım saat sonra bir arabanın daha yaklaştığı işitiliyor. Bu, beyin hastaneye gitmesi için Yefim'e gönderdiği arabadır. Yefim hazırlanıyor ve gidiyor...

Ve işte güzel, ışık dolu bir gün doğuyor. Pelagey evde yok: Hastaneye, Yefim'in başına gelenleri öğrenmeye gitti. Bir yerde bir çocuk ağlıyor. Varka, birinin kendi sesiyle ninni söylediğini duyuyor:

— Uyusun da büyüsün, ninnii; tıpış tıpış yürüsün, nin-nii...

Kapı açılıyor, Pelagey içeri giriyor. Haç çıkardıktan sonra fısıltıyla,

— Gece, ağrısını dindirmişler, sabah ruhunu teslim etmiş, diyor. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın... Doktorlar, 'geç kaldınız' dediler... Daha önce gitseymiş kurtulurmuş...

Varka koşarak ormana gidiyor, ağlamaya başlıyor. Birisi ensesine aniden öyle bir vuruyor ki, alnı kayın ağacının gövdesine hızla çarpıyor. Gözlerini kaldırıyor, ayakkabıcılık yapan beyini karşısında görüyor.

— Ne yapıyorsun, Allahın belâsı? diyor bey. Yavrum ağlıyor, duymuyor musun?

Ve kulağından yakalayarak hızla sarsıyor Varka'yı. Bey gittikten sonra Varka beşiği sallamaya, ninni mırıldanmaya devam ediyor. Yeşil yuvarlak ile pantolon, kundak bezi gölgeleri göz kırpıyorlar ona ve biraz sonra yine kendilerine bağlıyorlar onu. Cıvık çamur şoseyi yine görüyor. Omuzlarında ağır torbalar taşıyan iki büklüm insanlar ile gölgeler hâlâ uyuyorlar. Onları seyrederken ölesiye uyumak istiyor Varka. Neredeyse ayakta uyuyacak, ama yanısıra yürüyen annesi Pelagey habire daha çabuk yürümesi için dürtüklüyor onu. İşe girmek için kente gidiyorlar. Varka, karşılaştıkları yolculara yakarıyor:

— Allah rızası için bir sadaka verin! İyi yürekli beylerimiz, küçük bir sadakayı esirgemeyin bizden!

Tanıdık bir ses yanıt veriyor ona:

— Çocuğu ver bana!

Varka ayılamıyor, aynı ses bu kez daha kızgın,

— Çocuğu ver bana, diyorum! diye bağırıyor. Uyuyorsun değil mi, geberesice!

Varka şaşkınlıkla yerinden sıçrayıp çevresine bakmıyor ve durumu hemen kavrıyor: Ne şose, ne Pelagey, ne de sadaka veren yolcular var. Yalnız, bebeği emzirmeye gelen hanım var. Odanın ortasında ayakta duruyor. Şişko, iriyarı bayan, bebeği emzirip yatıştırmaya çalışırken Varka ayakta duruyor, ona bakıyor. Hanımının işini bitirmesini bekliyor. Dışarıda gök yavaş yavaş mavileşiyor, tavandaki yeşil yuvarlak ve gölgeler, belli belirsiz soluklaşıyor. Sabah olmak üzere.

Hanım, geceliğinin önünü iliklerken;

— Al! diyor. Çok ağlıyor, herhalde göz değdi.

Varka bebeği alıyor, beşiğine koyuyor ve yeniden sallamaya başlıyor. Yeşil yuvarlakla gölgeler yavaş yavaş kayboluyorlar. Artık hiçbir şey kafasına girip aklını karıştırmıyor. Uyumak istiyor, hem çok istiyor. Uykusunu dağıtmak için başını beşiğin kenarına dayayıp kendisi de birlikte sallanıyor, ama boşuna, gözkapakları yine kapanıyor, başı dönüyor. Sessizlikte birden, öteki odadan beyin sesi gürlüyor:

— Varka, sobayı yak!

Artık kalkıp işe girişme zamanının geldiğini anlıyor Varka. Beşiği bırakıp odun almak için odunluğa koşuyor. Varka daha rahattır şimdi. Koşarken, dolaşırken, oturduğu zamanki gibi başına vurmuyor uyku. Odunu getirip sobayı yakmaya koyuluyor. Odunlaşmış yüzünün yumuşadığını, düşüncelerinin aydınlığa kavuştuğunu seziyor.

Hanım,

— Varka, semaveri yak! diye bağırıyor.

Varka henüz çırayı yarmış, ateşlemiş, semaverin altına sokuyor ki, bir ses daha işitiliyor:

— Varka, beyin çizmelerinin çamurunu temizle! Döşemeye oturup çizmeleri temizlemeye kovuluyor. Bir

yandan da, başını geniş, derin çizmenin içine sokup biraz kestirse ne iyi olurdu diye geçiriyor içinden... Ve birden çizmeler büyüyor, büyüyor, şişiyor, bütün odayı dolduruyor. Varka'nın elindeki fırça yere düşüyor. Hemen, eşya gözünde büyümesin, oynayıp durmasın diye başım iki yana sallıyor, gözlerini iyice açıyor.

— Varka, dış merdivenleri yıka, müşterilere ayıp oluyor!

Varka merdivenleri yıkıyor, odaları topluyor, öteki sobayı yakıyor, alışverişe koşuyor. Başını kaşıyacak zamanı yok.

Ama şu, mutfakta dikilip patates soymak olmasa... Başını bir şey yere doğru çekiyor sanki, gözlerinin önünde patatesler kararıyor, bıçak elinden kayıyor. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de, giysisinin kolunu dirseğine kadar sıvamış öfkeli bayan, çevresinde dolaşıp bağıra çağıra söylenmiyor mu... Kafasının içinde çan gibi çınlıyor bu ses Varka'nın. Öğleden sonraki çamaşır, dikiş işleri de oldukça yorucu. Öyle anlar oluyor ki, her şeye boş vererek şöyle yere uzanıp doyasıya bir uyku çekmek istiyor canı.





Gün akşam oluyor. Dışarıda havanın yavaş yavaş kararmasını uykulu gözlerle seyrederken uyuşmuş şakaklarını ovuyor ve nedenini kendisinin de bilmediği bir gülümseme dolaşıyor dudaklarında. Akşamın loşluğu, kapanan gözlerini okşuyor, derin bir uyku müjdeliyor ona. Gece oturmaya konuklar geliyor.

Hanım,

— Varka, semaveri koy! diye sesleniyor.

Semaver de o kadar küçük ki... Konuklar çaya doyuncaya dek beş kere yakmak gerekiyor onu. Çay içildikten sonra Varka tam bir saat kapı dibinde dikilip konuklara bakıyor, buyruk bekliyor.

— Varka, koş iki şişe bira al!

Varka ok gibi fırlayıp uykusuyla yarışıyormuş gibi olanca gücüyle koşuyor.

— Varka, bir koşu git votka getir bakayım! Varka, şişe açacağı nerede? Varka, balıkları temizle!

Ve işte konuklar da gidiyorlar. Işıklar bir bir sönüyor, hanımla bey yatıyorlar. Son bir buyuru daha duyuluyor:

— Varka, çocuğu salla!

Sobanın içinde cırcır böceği cırlıyor, yeşil yuvarlak tavanda, pantolon ve kundak bezlerinin gölgeleri yine Varka'nın yarı açık gözleri önünde oynaşıyor, titreşiyor, düşüncelerini bulandırıyor.

— Uyusun da büyüsün, ninni, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...

Ama bebek susacağa benzemiyor, çatlayacak gibi ağlıyor. Varka yine çamurlu şoseyi, çuval taşıyan iki büklüm insanları, Pelage/i, Yefim'i görüyor. Hepsini tanıyor, anlıyor, ama bu yarı uykulu halinde, elini ayağını zincire vuran, soluk almasını engelleyen görünmez gücü bir türlü anlayamıyor. Ondan kurtulmak için çevresine bakıyor, arıyor, ama boşuna, bulamıyor. Sonunda bu acılara dayanamayacağını açıkça görüp bütün gücünü toplayarak yukarıya, tavanda titreşen yeşil yuvarlağa bakıyor, çocuğun sesini dinliyor ve soluk almasını engelleyen düşmanı buluyor:

Bebeği...

Varka gülümsüyor. Böyle basit bir şeyi şimdiye dek anlayamamış olmasına şaşıyor. Yeşil yuvarlak, gölgeler ve cırcırböceği de gülümsüyor, şaşırıyorlar.

Düş, Varka'yı iyice sarıyor. Taburesinden kalkıp içten gülümsüyor, gözlerini kırpmadan odanın içinde dolaşmaya başlıyor. Ellerini ayaklarını zincire vuran bebekten biraz sonra kurtulacağını düşünmek rahatlatıyor onu... Çocuğu öldürdükten sonra uyuyacak, uyuyacak, uyuyacak...

Gülümseyerek yeşil yuvarlağa işaret parmağını sallıyor, usul usul beşiğe yaklaşıyor, bebeğin üzerine eğiliyor, bunca sıkıntıdan sonra sonunda uyuyabileceğini düşünerek gülümsüyor.

DÜNYA KLASİKLERİ /Anton Çehov/BESLEME ÖYKÜLER/Türkçesi ERGİN ALTAY











Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

İşin Bitince Beni Sever misin ?


İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
- Hey! Anne! Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
- !!!
- Sana diyorum anne!
- Aaa! Görmüyor musun kızım? Telefonla konuşuyorum.
Bir aile de olsa herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.





Her şey, ama her şey ne hikmetse erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda…
Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu, bu evde.Nerelere gitseydi acaba? Nihayet annesi kapattı telefonu.

Bu sefer de mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
- Sana yardım edeyim mi anneciğim? dedi, en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı süzdü:
- Hayırdır? Yine bir yaramazlık mı var? Bak, bir de seninle uğraşmayayım!.. Çok yorgunum zaten!..
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında ninesi oyuncağı yavaşça elinden alır:

- ‘Nasıl da yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni bir tanem, canım evladım!..’ diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu?!.

- Anneciğim, yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Nineciğim öyle söylüyordu.
- Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum!..

Bu kelimeden nefret ediyordu.’Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken.’
- Anneciğim sen yorulma, diye… Çocuk sözünü tamamlayamamıştı ki anne gürledi:
- Yemekte konuşuruz çocuğum!.. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları
bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz!..
"Hani siz yoruluyorsunuz ya… Eeee… Bende kendi başıma oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem ki?” 

Kelimeleri boğazında düğümlendi söyleyemedi. Yalnızca yutkundu.Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.Tam bu esnada ışıklar söndü birden.Annesi öfkeyle söylenmeye başladı."Olacak şey mi? Mum da yok!” diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.Çaresiz sırtüstü yatıp biricik ninesini ve köyünü düşündü.Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne.

Nineciği gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırdı. Kocaman tavşan kafası yaptı.Kendi kendine: ’’Bak deli tavşan’' diyerek parmaklarını oynattı.Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu.Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı küçük kızın.Sonra ışıklar geldi.

Hanım, çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti neden sonra. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı yavrucağız.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük konduruverdi.

Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
“İşin bitince beni sever misin anne?" dedi.

Hanım efendi, sevilmek için randevu alan çocuğuna şefkatle bakarken göz yaşlarına mani olamadı, ağladı ağladı.

Lütfen sevgimizi, muhabbetinizi yarınlara ertelemeyelim. Hayat telaşına kaptırıp kendimizi, sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.Unutmayalım ki, hayatın en güzel yanı karşılıksız sevgidir.
Yine unutmayalım ki yarın yaşayacağımız garanti değildir, hiç kimseye de vaat edilmemiştir.









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Peşin Hüküm (Ön Yargı)


Genç adam evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve konusunda uzmandı.
Fakat plâstik pencerele pencere r yaygınlaşınca ahşap olanlara rağbet azaldı.
Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş biri hariç okula başlamıştı.

Masrafları artınca yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur yardımcıya ayırdığı parayı çocukların harçlığına katardı.

Adam bir gün çalışırken elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı.

Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.





Şalteri kaldırınca atölye aydınlandı.Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.

İşe koyulduğunda yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada babasını karşısında bulmuştu.

Adam on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa ses çıkartmazdı.Ama tekrarlaması hangi yönden bakılırsa bakılsın büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Herşey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat serseri olmasını engellerdi.

Adam oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak başımıza büyük dertler açacak!..

Adam bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı.Eşi istemese de ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.
Oğlu en son sayfada:

"Bu gece kötü bir rüya gördüm!.." yazmıştı. "Atölyede çalışırken babamı elektrik çarpıyordu. Allah'ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!..". :((

SEVGİ, SELAM VE DUA İLE..!








Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Çalışkan Karınca Çok Çalışırsa!


Küçük Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı. Çok çalışır, çok üretir ve bunları keyif içinde yapardı.Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı. Bir gün karı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi. Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.

Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.
Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artık artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.





Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.
Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üstyöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabi ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti. Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.
Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi. Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.











Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ZENGİN ADAM VE DERVİŞİN HİKAYESİ


Camide zengin bir adamla bir derviş yan yana namaz kılıyorlardı.
Birbirlerine olan yakınlıklarından dolayı ne okuduklarını ve ne dua ettiklerini duyuyorlardı. Derviş namazdan sonra ellerini açtı ;''Ya Rabbi! Karnım çok aç beni şu yemek ve şu tatlılarla Rızıklandır '' diye dua etti.

Dervişin duasını duyan zengin adam, içinden şöyle geçirdi, Bana duyurmak için sesli dua ediyor. Böyle yapmaktansa doğrudan gelip para isteseydi verirdim. Şimdi ona bir şey vermem. Zengin adam böyle düşünürken derviş caminin bir kenarına çekilmiş ve uykuya dalmıştı. Az sonra camiye elinde tepsiyle bir adam geldi. Doğruca uyuyan dervişin yanına giderek dervişi uyandırdı ve elindeki tepsiyi derviş verdi. Derviş tepsinin üzerini açtı. Zengin adam geriden bu hadiseyi takip ediyordu. Tepside dervişin az önce duada istediği yiyecekler vardı. Derviş yemekleri yedikten sonra tepsinin üzerini örterek adama geri verdi .





Bu işe hayret eden zengin adam merakla yemekleri getiren kişiye yaklaştı
''Arkadaş sen kimsin''
''Ben hamallık yapan biriyim.''
” Bu adamı tanıyor musun?''
''Hayır''
''Bu yemekleri kim gönderdi''
” Kimse göndermedi, ben getirdim''
''Peki, tanımıyorsun da niye getirdin?''
Anlatayım
-Ben fakir biriyim Hamallık yaparak geçimimi sağlamaya çalışıyorum. Yükünü taşıdığım zengin biri bana fazlaca para vermişti. Hazır elime geçmişken eşimin ve çocuklarımın istediği yiyecekleri yapmak için gereken malzemeleri alıp eve gittim. Eşim yemekleri yaparken ben uyuya kalmışım. Rüyamda Peygamber Efendimizi (s.a.v.) gördüm. 
Bana buyurdular ki ; ''Şu camide bir veli var. Onun canı bu yiyecekleri istedi. O yemeği ona götür. Yiyebildiği kadar yesin. Kalanını da siz yiyin. Allah (c.c.) size bereket verir. Bunu yaparsan senin cennete girmene ben kefil olurum''
Uyanır uyanmaz hemen tepsiyi buraya getirdim Gerisini siz de gördünüz''
Zengin adam bu durum karşısında hayretler içinde kaldı ve hamala sordu:
''Bu yemekler için ne kadar masraf ettin''
''O zamanın parasına göre bir şeyler söyler Şu kadar para, Sana yaptığın masrafın on mislini vereyim, bana kazandığın sevabın bir kısmını ver ''
''Olmaz''
''Yirmi mislini vereyim''
''Olmaz''
''Elli mislini yok… YoK Yüz mislini vereyim''
''Boşuna uğraşma. Ne verirsen ver yine de vermem. Bunun karşılığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) benim cennete girmeme kefil oldu. Bütün dünyayı versen yine de vermem. Eğer senin bu sevaptan nasibin olsaydı, bu iş sana nasip olurdu. Baksana, yan yana namaz Kılmışsınız Ama Senin Paran Nasip Olmamış.''


ÇOCUK GELİN HKAYEMİZİ SESLİ DİNLEMEK İÇİN Lütfen Tıklayın


Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

SABİT FİKİRLİ OLMAYALIM


1964 yılında ABD de bir öğretmen dergisinde Alexander Calandra imzalı bir yazı yayınlandı:
Bir fizik hocası ile öğrencisi sınav sorusuna verilen cevap hakkında anlaşmazlığa düşmüşler ve tecrübeli öğretmen Calandra’nın hakemliğine başvurmuşlar.

Soru şöyle imiş:“Bir binanın yüksekliğini bir barometrenin yardımı ile nasıl bulursunuz?” Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir ip bağlar ve bina çatısından aşağı sarkıtırım barometrenin yere değdiği noktada ipi ölçerim” yazmıştı ve tabi ki öğretmenin beklediği cevap bu olmasa da binanın yüksekliğinin bu yöntemle ölçülebilirliliği de ortada idi. 

Calandra tartışmayı uzatmamak için öğrenciden hemen o anda bu soruyu başka bir cevap ile cevaplamasını istedi. Öğrenci bu kez “Ama bir tek cevap yok ki pek çok yöntem var” diye cevap verdi. Casandra “Peki” dedi “Düşünebildiğin kadar cevap ver o zaman. Ama mümkünse cevapların en az birinden fizik çalışmış olduğunu anlayalım.”





Öğrencinin ilk cevabı şöyle idi: “Barometreyi çatıdan aşağı bırakırsınız ve bir kronometre ile kaç salisede yere çarptığını hesaplayıp x=0.5*a*t^^2 formülü ile yüksekliği bulursunuz” Beklenen cevap bu olmasa da cevap fizik bilgisi içeriyordu.

Öğrenci cevaplarını sıralamayı sürdürdü: “Güneşli bir günde barometreyi dik tutup gölgesini ölçersiniz ve sonra da binanın gölgesini ölçüp orantıyı barometrenin yüksekliği ile çarparsınız” Bu cevap ta doğru idi.

Öğrencinin üçüncü cevabı da şu oldu: “Merdivenleri çıkarken duvar boyunca barometrenin yüksekliğini defalarca işaretleyerek çıkar ve işaret sayısı ile barometrenin yüksekliğini çarparsınız”
Dördüncü cevap öğretmenlerin küçük dillerini yutmalarına neden oldu çünkü öğrencinin fiziği iyi bildiği anlaşılmıştı. “Küçük bir ipe bağladığınız barometreyi önce yerde sonra da çatıda sallar, ipin uzunluğu ve sallanma periyodları arasındaki farklarla Newton’un g katsayısını hesaplar, iki g katsayısı arasındaki farktan binanın yüksekliğini hesaplayabileceğiniz oranı bulursunuz”
Söylenecek bir şey kalmamıştı, öğrencinin sınıfı geçtiği açıktı. 





Öğrenci yarattığı etki ile gülümsedi ve dedi ki “Ama bence yapılacak en doğru şey kapıcıya gidip barometreyi hediye edip karşılığında binanın yüksekliğini söylemesini istemekten ibarettir.” Hep beraber gülmeye başladılar.

Cassandra hayranlıkla sordu öğrenciye “ Peki, öğretmeninin senden beklediği cevabı da biliyor musun?” Öğrenci alaylı bakışlarla cevap verdi “Evet, çatıda ve yerde hava basıncını ölçerek aradaki farktan hesaplamamız gerekiyor yazmamı bekliyordu”

Cassandra merakla şu soruyu sordu “Peki madem istenilen cevabı biliyordun, neden yazmadın? “
Öğrenci omuzlarını silkti ve “ÇÜNKÜ DAR KAFALILIKTAN BIKTIM” dedi.

Hayatta soruların pek çoğunun tek bir cevabı yoktur. Bir eğitimcinin vazifesi sadece bildiğini (doğru sandığını) öğretmek, dikte etmek değildir. Bilinen ve/veya muhtemel cevapları bulabilmeyi, yani “öğrenmeyi” öğretmektir. Ayrıca bir de “merak” ı öğretebilseler, daha iyi olurdu.










Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Buradan Su İçmek Müslümana Haram

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler













Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Deveci Kıssadan Hisse

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler













Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Yusuf'un Aşkı

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler













Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Yaşlı Anadan Oğullarına Mektup

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler













Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Annemi Özledim

Sizler için Hazırlanmış Seslendirilmiş Hikayeler Yaşam Tadında Duygusal.romantik Aşk Hikayeleri,Kahramanlık ve Başarı Öyküleri,Dini Hikaye ve Kıssalar Ve daha yüzlerce Konuda Farklı Hikaye ve Öyküler













Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '