Hikayeleri Önce sen Oku

HAYIR DUASI


Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı.

Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi.

– Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.




Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:

– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:

– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!




Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:

– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:

– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! Dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:

– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.

Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.

– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...

– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.




Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:

– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:

– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab'leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.  (Bakara Suresi), 262. Ayet








Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

CASUSUN İSTEĞİ (OSMANLI HİKAYELERİ)

osmanlı hikayeleri

Alman İmparatoru Şarklen'in Osmanlı'daki elçisi tarafından "Dünyanın en güçlü ordusu" olarak tanimlanan

Osmanlı ordusu, Birinci Viyana Kuşatması'ndan önce Budapeste önüne gelmiş, şehri kuşatmıştı.

Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu doğruca Başvezir ibrahim Paşa'nın huzuruna çıkardılar.

İbrahim Paşa ile o adam arasında şöyle bir konuşma geçti:





"Sen kimsin?"

"Kral Ferdinand'ın subayıyım efendimiz!"

"Demek casusluk niyetiyle geldin. Peki, ne öğrenmek istersin?"

"Görevim, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı!"

"Anlaşıldı. Simdi git, istediğin bilgileri topla!"

İbrahim Paşa, sonra da ilgililere dönüp emir verdi:

"Bu casusa istediği her sey gösterilsin, sorduğu her şeye doğru cevap verilsin!"

Söylenenler yapıldı ve Alman subayı adeta misafir olarak ağırlandı Osmanlı ordugahını baştan başa dolaşan casus subay gördükleri karşısında hayretini gizleyemiyordu. İşi bittikten sonra tekrar huzura çıkarılınca

İbrahim Paşa'ya da durumu anlattı. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve onu yolcu etti

"Haydi git, gördüklerini kralına anlat!"

Osmanlıların kendi güçlerinden ne kadar emin olduklarını gösteren güzel bir örnek, değil mi?

Öyle bir örnek ki, dünyada eşi ve benzeri ne görüldü, nede görülecek!

İşte büyük ordu, işte büyük devlet ve işte büyük devlet adamları.




Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

AYYAŞ İHTİYAR VE ÇOBANIN DUASI


Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak diyorlardı.

Bir karısı vardı bu adamın, haline üzülse de ses çıkaramazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu Allah'a..





Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı! Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diyerek koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü. Ölmüştü..

Kadıncağız kocasının başında epeyce bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti.

-Hocam. diyebildi hıçkırarak, bizimki.

Söyleyemiyordu, ama imam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.

-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı.

Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü. Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.

Hışımla yaklaştı muhtar:

-Onu nereye götürüyorsun, dedi. Mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden?

Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adımı atacak hali yoktu. Kendi kendine;

-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada?

tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.

-Dert etme dedi, ben yardım ederim sana.





Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti. Bir kaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek döndü evine. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta. Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı Muhtar. Bir yandan tekmeyi vuruyor, bir yandan da "İmam Efendi, İmam Efendi?" diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.

-Bir rüya gördüm, dedi Muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu.

Rüyayı duyan imamın benzi attı, kendisi de hemen hemen aynı rüyayı görmüştü. "Gel hele, içeri gel.." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler. Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:

-Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda..

Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olup biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı. Can kulağı ile dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: bu çoban bir evliya İdi herhalde, beklide Hızır'dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi.





Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşa Allah dedi. Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar. Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.

-Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu..

Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çobanda söyledi:

-Allah'ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler yanıma, selam verirler. Senin selamınla gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, ONU DA SEN AĞIRLA..

ALLAHIN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEYİN

Nefislerine karşı
Aşırı giden kullarım
Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin
Allah bütün günahları affeder
Çünkü O çok bağışlayandır
Zümer-53

AYYAŞ İHTİYAR VE ÇOBANIN DUASI-MUM IŞIĞINDA Hikaye dinlemek istemezmisiniz..






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Bilal İle Rabia



Bilal 25 yaşında yakışıklı bir gençti. Adını dedesi koymuştu, Bilal-i Habeşi gibi olsun diye. Evet sesi Hz. Bilal gibi güzeldi, fakat sesini helal olmayan yerlerde kullanıyordu Bilal.
Konservatuvar öğrencisiydi.. Tek hayali büyük bir şarkıcı, pop star olmaktı. Öyle güzel sesi vardı ki, şarkı söylemeye başlayınca bütün üniversite başına toplanır Onu dinlerdi..

Okulda neredeyse çıkmadığı kız kalmamıştı. Herkes Onun karizmasına hastaydı. Böylesine gözde olmak Bilal'in hoşuna gidiyordu..

Bir gün okulun bahçesinde arkadaşları ile oturuyordu.
Yanlarından baştan başa edep timsali bir kız geçiyordu.
Şöyle bir konuşma geçti;

-Ahh ulan ah! Şu kızı bir tavlayamadık,.
-Ne inatçı bir kız.
-İnatçı olduğu kadar da güzel..

Bilal hem konuşulanları dinliyor, hemde daha önce görmediği bu kızı süzüyordu. Üzerinde ayağına kadar inen bir pardesü, omuzlarına düşmüş başörtüsü ve edebi ile yürüyordu başı önünde. Bilal atıldı ortaya ;

-Hadi iddiaya girelim, ben bu kızı tavlarım.
-Yapamazsın heveslenme.
-Hiç kimseyle konuşmaz O.
-Olsun ben tavlarım diyorsam tavlarım.

Ertesi gün Bilal, adını bile bilmediği kızı takip ediyordu. Onu tek başına otururken yakalayınca hemen yanına gitti.

-Af edersiniz, biraz konuşabilir miyiz?
-Sizinle konuşmam uygun değil, diyerek kalktı yerinden kız.



Bunu birkaç kere denedi olmadı. Artık arkadaşları Bilal ile dalga geçmeye başlamışlardı. Kafaya koymuştu Bilal, arkadaşlarına rezil olmamak için her şeyi yapardı. Başarılı olamayınca arkadaşlarına "Ben kızı tavladım, utanıyor. Gizli kalsın istiyor" falan gibi yalanlar söylemişti. Ama inanmadılar, kanıt istediler. Bilal'in aklına harika bir fikir gelmişti..

Ertesi gün kızı yine tek başına otururken yakaladı, ve konuşmak istediğini söyledi. Kız kalkıp gidecekken "Ben NAMAZ kılmak istiyorum, bana öğretir misin" dedi. Kız durakladı. Bilal'e döndü.

"Hiç erkek arkadaşınız yok mu namaz kılan. Ben yardımcı olamam kusura bakmayın.. Bir imamın yanına gidin".

Yine gitmeye hazırlanırken Bilal "ALLAH RIZASI için" dedi.

Kız artık adım atamazdı. Çünkü Rıza denmişti. Bilal bir çay bahçesinde oturup konuşmayı teklif etti. Mecburen kabul etti kız. Oturdular. Önce adını sordu. Adı Rabia'ydı. Ne de güzel ismi vardı. Ama hiç yüzüne bakmıyordu. Bilal bu durumdan rahatsız oluyordu.

Onlarca kız kendinin peşinde koşarken bu kıza ne oluyordu da yüzüne bile bakmıyordu. Rabia sanki bir alim gibi Bilal'e namazı anlatıyordu. Oysa Bilal'in kafası başka yerlerdeydi. Tuzaklar kuruyordu. O sırada sıcak çayı eline dökmüş gibi yaptı ve can havli ile (sözde) yanan elini sallamaya başladı. Panik olmuştu Rabia. Onun bu halini görünce farkına bile varmadan "birşey oldu mu" diyerek elini tuttu. Tam o sırada ağaçların ardında gizlice bir poz patladı.

Ve ertesi gün. Bilal ve arkadaşları oturmuş kahkaha ile gülüyorlardı. Arkadaşları "Helal olsun sana, nasıl da ayarlamış kızı. Biz de kızı namuslu bir şey sanırdık. "El ele göz göze" diyerek hayretler içinde resme bakıyorlardı. Kısa sürede tüm okul duymuştu bunu. Okulun en dürüst bilinen kızı, bir erkekle çay bahçesinde el ele, göz göze yakalanmıştı.

Ve Rabia. Söylentileri duyunca beyninden aşağı kaynar sular dökülmüştü. Herkes kendisi ile dalga geçiyordu. Nasıl olmuştu bu. Nasıl da inanmıştı. Bilal'i buldu hemen, yanına gitti. Bu defa gözünün içine bakıyordu Bilal'in. Hem de ne bakış. Bilal erimişti bu bakışlar karşısında. Konuşmuyordu Rabia. Ama bakışları feryad ediyordu. Konuşmadan ayrıldı oradan.

Bir gün. İki gün. Üç gün derken tam bir hafta olmuştu Rabia okula gelmiyordu. Bilal'in gözü her yerde Onu arıyordu. Çünkü o bakışı hiç unutamıyor, rüyalarına giriyordu. Bulmalıydı Rabia'yı. Özür dilemeliydi. Çünkü AŞIK olmuştu.

Uzun uğraşlar sonucu buldu Rabia'yı. Evinin kapısını çaldı. Rabia karşısında Bilal'i görünce ne yapacağını şaşırmıştı. BUYRUN dedi başını eğdi. Bilal hiç lafı dolandırmadan

"Benimle evlenir misin Rabia" dedi.

"Bu kez ne tuzaklar kuruyorsun" diyerek kapıyı suratına kapatmıştı Bilal'in.





Vakit ikindi vaktiydi. Rabia namaz kılmak için ezanı bekliyordu. Ve bir ses yükseldi ilerideki minareden. Bu nasıl bir sesti böyle. Öyle içten öyle güzel okuyordu ki insanı mest ediyordu. Sanki Bilal-i Habeşi'yi dinliyordu Rabia. Ezan bitmişti. Ama doymamıştı Rabia. Tekrar tekrar dinlemek istiyordu ezanı. Sonra minareden bir ses geldi. Bilal'di bu. Şöyle diyordu.

"Rabia! Her şer'de bir hayır var derler. Bunlar olmasaydı ben Namaz'a başlamış olmayacaktım. Senin o bakışın beni doğru yola iletti. Ne olur Mirac'ta hediye edilen namaz hürmetine affet beni. Okunan ezanlar hürmetine affet beni. "

Gözyaşları içinde camiye koştu Rabia. Birkaç kişi vardı zaten cemaat olarak Bilal de içlerindeydi. Bitirmelerini bekledi. Namaz bitmiş herkes dağılmıştı. En son Bilal çıktı kapıdan. Rabia koştu yanına.

"Keşke bütün herkese duyurmasaydın bütün bunları".

"Özür dilerim, arkadaşlarla iddiaya girmiştik. Ahmaklık ettim" dedi Bilal.

Rabia: "Hayır onu demiyorum. Minarede söylediklerin".

Bilal hiçbir şey anlamıyordu. "Ben ezan okudum, bunda ne var ki".

Şaşkınlık sırası Rabia'daydı. Yoksa hayal veya rüya mıydı duydukları.

"Ne söyledim ki Rabia" diye sordu Bilal, duyduğu her şeyi anlattı.

Bilal şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordu. Rabia'nın söylediği her şey ezandan sonra ellerini açıp minarede yüreğinden ettiği dualardı. Nasıl duymuştu bunu Rabia. Elbette ki Alemlerin Rabbi olan ALLAH duyurmuştu. "Hamd olsun Alemlerin Rabbi'ne" dedi. Ve olanları Rabia'ya da anlattı. Artık ikisi de biliyordu ki ALLAH onları birbirine yazmıştı.

Bilal tekrar sordu "Rabia herşeyi unutup benim helalim olur musun" dedi.

Rabia gülerek "Akşam bize gel babam versin cevabını" diyerek oradan uzaklaştı..



Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

SEFİL YAKUP İLE TURNA KUŞ

aşk hikayeleri

Eski zamanlarda köyün birinde dul bir kadın ile oğlu yaşarmış. Oğlanın adı Sefil Yakup'muş. Bunlar,
Başak Beyi'nin hizmet karları olup, bağ bahçe işleriyle uğraşır, hayvanlarını otlatırlarmış.

Başak Beyi' nin ,Turna adında güzel bir kızı vardır. Bizim Yakup bu kıza aşık olur. Turna ile birbirlerini severler. Yakup bir gün anasına der ki "ana, ben beyin kızını seviyorum, illâ onu bana iste."
Anası da "yavrum, bey bize hiç kizını verir mi? Bizim ne malımız, ne de bir mülkümüz var. Biz onun kölesiyiz. Bir de bizi buradan kovarsa ne yaparız?" der. Yakup 'u bu işten vazgeçirmeye çalışır, ancak başarılı olamaz. 

Ana yüreği değil mi, mecbur kalır istemeye, varır beyin huzuruna ve der:
"Ağa; yüzüm kızarıyor, emme benim bir diyeceğim var."




Bunun üzerine Bey ''Söyle be kadin ne istiyorsun?"
Kadın başlamış konuşmaya. "Benim Yakup, sesin koza aşık olmuş, ben Turna'yı Allah' in emri, 
Peygamberin kavliyle Yakup'a istiyorum," der.

Bu sözleri duyan bey öfkelenmiş Vayt Nasıl olur da benim hizmetcim, kölem, benim kızıma talip olur, defol" deyip kadını kovar.

Yakup'u da zindana attırır Aradan zaman geçmis .Bir Cergi günlerden bir gün şehre alışveriş yapmaya
geliyormuş, Zindanın yanından geçerken Sefil Yakup'un söylediği türküyü duymuş. 

Çençi bu derti türküyü söyleyeni merak edmiş ve  Cergi varmış zindancı başına
"Zindancı başı! Beni türkü çığıran gençle bir görüştür demiş.
Zindancı başı da "Hadi be adam, senin işin mi yok? Olmaz öyle şey" demiş.
Zindancı başı aç gözlüymüş, Çergi bir miktar mecidiye bırakımış. Zindancı başı. paralan görünce
gözleri fal taşı gibi açılmış. Çerçinin dediğini kabul edmiş. Yakup'u getirmiş, çerciyle görüştürmüş.





Çerci Yakup'a: "Oğlum! Sen kimsin? Nerelisin? Suçun nedir?" diye sorar.
Yakup da "Ben filan köyde, filan kadının çocuğuyum. Kölesi olduğum beyin kızına aşık oldum. Ana-
mu istemeye yolladım. Ağa bunu duyunca beni zindana attırdı. O günden beri de ne biriyle konuştum
ne de birini gördüm," der.

Cerçi de "Sen dur. Ben sana birkaç güne kadar haber getireyim" der. Çerçi, köyden köye geçer,
nihayetin de Yakup'un köyüne gelir. Sokakta oyun oynayan çocuklara "Köyde ne var, ne yok?" diye 
sorar. 

Çocuklar da "Bey, kızını gelin edecek ya, kız da evlenmek istemiyorum' diye, ne yiyor, ne de içiyor. Ağa da, Kim benim kızıma yemek yedirir, içirir ise ona mükafat vereceğim.' dedi," diyorlar. Bunun üzerine çerçi, beyin evine gidiyor ve beye diyor ki:"Bey! Ben kızını belki iyileştiririm, onunla bir 
görüşeğim." 

Evvelce kadınlarla erkeklerin görüşecekleri yere perde çekilirmiş, kadınla erkek birbirlerine perdenin arkasından konuşurlarmiş. Çerçi başlamış soylenmeye... "Bağdat şehrinin Turnası, Gelin oluyor.
Aşiret beyinin Telli Turna'sı On bir ay oldu, Sefil Yakup'un zindana girmesi."Deyince kiz anlıyor. Turna, çerçiye Yakup'un nerede olduğunu soruyor.

Çerçi de: "Yakup zindanda. Ben onunla seni buluşturayım, ama zindancı başı çok açgözlü, bunun için para lazım," diyor. Turna, ziynetlerini çerçiye veriyor,Kendisi de yemeğe, içmeğe başlıyor. Çerçi, zindanca başına paraları veriyor ve Yakup'u zindandan çıkarıyor. Yakup'a da Akpınar'ın başında beklemesini söylüyor. 

Turna'ya haber vermek için beyin evine geliyor ve başlıyor söylemeye: 
"Atımı bağladım, Aşiret beyinin avlu taşına.
Yeni girdim,On iki on dört yaşıma.
Turna sevdiğini getirdim,Akpınar'ın başına..."Dedikten sonra, 

Turna haberi alıyor. Bakıcısına söylüyor. Cerçiye de atları hemen hazırlatmasını ve
anladığını belli etmek için,
"Bir gömlek diktirdim,Yakası al olsun.
Benim sevdiğim kızın,Yanakları şeker
Dudakları bal olsun."Deyip bohçasını alıyor, ata binerek Akpınar'a varıyor. 

Yakup  ile buluşup kaçıyorlar.







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ZEYNEP KADIN

gerçek hikayeler

-Ana yetiş, kapı çalınıyor!
-Üstüme iyilik sağlık, bu saatte kim olsa gerek
-Belki Hasan’dan bir haber geldi, içim öyle diyor, yetiş ana!

Gelinin bu sözü üzerine Zeynep Kadın telaşla yerinden fırladı ve sokak kapısına koştu. Gelen, köyün ihtiyar zaptiyesi Osman Efendi idi.

–Osman efendi, mektup mu var?
-Evet, fakat doğrudan sana değil, hele başını ört de azıcık mescide kadar gel, sana söyleyeceklerimiz var.

Zeynep kadın, Osman Efendinin bu şekilde çağrışından az çok meşum bir haberin kokusunu almakla beraber, metanetini kaybetmedi. Fakat ortalığı telaşa vermedi. Çünkü gelini dokuz aylık hamileydi ve evin iç kapı eşiğinde, karanlıkta onları dinliyordu.





-Ana kimmiş, ne varmış?
-Hiçbir şey yok, Osman efendi gelmiş, mektup var diyor. Mescide kadar gidip İmam efendiye okutacağız. Hemen üzerine bir şeyler alıp evden çıktılar. Biraz sonra köyün küçük mescidinde idiler. İmam efendi evvela kemal-i dikkatle zarfın üstünü okudu:

“Aydın Vilayeti dahilin de Karaağaç kazasına tâbî Çınarlı karyesinde zaptiye çavuşu Osman efendi eliyle Merhum Musa kahyanın haremi Zeynep Hanıma mahsustur”

-Mektup kimden hoca efendi, aman imzaya bak, mektup kimden? Diye inledi Zeynep Kadın. İmam Efendi mektubu yavaş yavaş ve süze süze, içinden okudu. Zeynep Kadının sabrı tükeniyordu:

-Aman hoca efendi söyle ne olmuş? Hasan’dan mı? Hoca efendi ağır ağır başını kaldırdı ve:

-Hasan şehid olmuş, sizlere ömür!...

Zeynep kadın çömeldiği yere yığılıp kaldı. Sonra derinden derine hıçkırmaya, inlemeye başladı. Osman efendi ile Hoca efendi, boşalsın diye bir müddet ona dokunmadılar. Sonra ikisi birden ayağa kalktılar ve Zeynep kadını omuzlarından tutup kaldırmak istediler. Fakat o, sarsıla sarsıla ağlıyordu ve kendinden geçmişti:

-Ah yavrum ah! Diye sızlanıyor ve elleriyle göğsünü yırtmak ister gibi hareketler yapıyordu. Sonra birden sustu ve başını iki tarafa sallayarak:

-İki üç gün sonra bir de yavrusu dünyaya gelecek. Yavrum gitti, yavrusu geliyor.Bu sözler üzerine Osman efendi:

-Öyleyse kendini topla, sesini kes! Gelinin meseleyi işitirse iki cana birden kıyılmış olur. Haydi gözünün yaşını sil de gelinin bir şeyin farkına varmasın. Dedi. Bu sırada imam efendi söze karıştı ve:

-Şehide ağlamak günahtır. Hem de Cenab-ı Hak sana bir lütufta bulunmuş. Birini aldı, diğerini gönderiyor. Zeynep kadın, bağrına taş asarak evine döndü. Kapının arkasında bekleyen gelini:

-Ana ne varmış? Niye bu kadar geciktin, meraktan çatlıyorum, söyle ana ne var?





-Hiiç...iyilik, iyilik kızım. Sana selamı var, iyilik kızım...Can verilen saniyedeki kadar müthiş bir an içinde söylenen bu sözleri müteakip Zeynep kadın kapının önüne yığılıverdi. Fakat yanı başında duran gelinine karşı metanetini kaybetmeden, gittikçe bütün varlığını kaplayan yasın ateşlerini örtmek için oracıkta bir hile buldu:

-Şuracıkta...işte şuracıkta... ne oldu bilmiyorum, sanki bastığım yer birden kayıverdi, ayağım öyle bir burkuldu ki, acısı burnumdan çıkıyor, diyerek sürüne sürüne kendisini içeri atıverdi. Bütün bir gece,

“Ah evladım” yerine “Ah ayağım” diye ağladı. Gelin ise bu hilenin farkına varmadı ve kendi ağrılarını unutup kaynanasını teskine çalıştı.Bu kara gecenin üstünden dört gün geçti.

Şehid Hasan’ın zevcesi sabaha karşı nur topu gibi bir oğlan dünyaya getirdi. Zeynep kadın çocuğu kucağına alınca bir an için gönlünün yasını unutur gibi oldu ve gözleri yaşla dolu, sesi hıçkırıklı, ağzının yeni doğanın kapalı bir gonca halinde duran kulağına yaklaştırıp:

-Küçük melek, sen Cennetten geliyorsun! Muhakkak orada babanla görüştün, çünkü her tarafında onun kokusu var, bizim için bir şey demedi mi? Söyle rahatı nasıldır? Derken büyük anne, çocukla birlikte ağlamaya başladılar...







Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

Kürtaj...(Her işte bir Hayır vardır)



“…Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer olur. Doğrusunu Allah bilir, siz bilmezsiniz!”
(Bakara, 216)


Uzun yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine, ne bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi. 

Hızlı hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu. Kapıdaki dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. 
Çocuk şaşkınlık içinde gözleri faltaşı gibi açılmış:

“-Bu çok değil mi abla?” diyebildi.

Tebessüm ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı. Telaşla içeri girince beyi:
“-Ne oldu Hatice?!” dedi. 





Hatice:

“-Seninle çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada olmaz!” deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü. Hatice hanım, beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:

“-Muratçığım, sâkin ol şimdi, sana bir haberim var! Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha bir meraklanmış ve:

“-Hadi ne olduğunu anlatmayacak mısın?” deyince, Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.

“-Hâmileyim!..”

Beyi önce duraksadı, sonra:

“-Allah'ım, Sana şükürler olsun!” diye bağırmaya başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle çığlık atmak ve “baba” olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. 

Herkes başlarını çevirmiş tebessümle onları izliyordu.

Murat bey:

“-Hatice, ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin yolunu gözlüyoruz!..” dedi.

“-10 yıldır, Murat'ım, 10 yıldır!..” dedi Hatice hanım.

Murat bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor; Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…

Sanki evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir dediği iki edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle de problemleri sanki bir anda bitmiş, ana-kız gibi olmuşlardı.

Hamileliğin üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice'nin kalbinin atışı değişmiş, bakışını doktorun mimiklerine odaklamıştı.Doktor sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice'yle beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. 

Doktor:

“-Sizi üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü olacak. İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra karar verirsiniz.” dedi.

Hatice olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı ki, gözü Hatice'yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda mâtem ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Haberi, yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. 

Herkes akıl vermeye başladı.

“-Nasıl uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile baş edemiyoruz, aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…

“-Müftüye danış, günah!..” diyenler, “Onunla her gün uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman her gün vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!..” diyenler…

Artık kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.

Murat bey:

“-Hatice, kararı çabuk vermemiz lâzım!” deyince, 

Hatice hanım:

“-Ne yapalım?” dedi. Murat bey:

“-Bence kürtaj!.. Allah, sonra tekrar verir!” dedi. Hatice bu cevaptan irkilmişti:

“-Yani evlat kâtili mi olacağız?” diyebildi. Beyi:

“-Ama zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye cevap verdi. 

Hatice büyük bir kararlılıkla:

“-Hayır, ben bu çocuğu yıllardır Allah'tan diliyorum. Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat'ım, ne olur aldırmayalım!” dedi.

“-Hatice, ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!”

“-Allah'ın sana verdiğine râzı değil misin? Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!..”
Murat susuyordu. 

Hatice gözyaşlarıyla devam etti:

“-Belki akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!”

Hatice hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine sığındı:

“Rabbim! Ne olur nefsime uydurma!.. Başkalarının sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak Sen'de!..”

Sabah olunca Murat Bey:

“-Eğer çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım!..” diyerek Hatice'nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.

Hatice hanımın bir karşılık vermesini beklemeden kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye başlamadan önce düşüncelere daldı:
“Ben senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.

Hatice eşyalarını topladı, annesinin evine gitti. Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice'ye kızıp:
“-Beyin haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini bilmiyorsun!” diye çıkıştı.

Onları, sessiz köşesinde Kur'ân okuyan Şefika nine dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice'yi yanına çağırdı. 





Hatice'nin başını kucağına yaslayıp:

“-Kızım, canı veren Allah'tır. Almak da O'nun hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Demek, sen bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir. Sabret ve kâtil olma!” dedi.

Hatice kararını verdi. Doktoruna gitti:

“-Yavrumu doğurmak istersem, benim sağlığıma bir zararı olur mu, doktor hanım?” diye sordu. Doktor:

“-Hayır, hâmileliğin normal, anormal olan çocuk!” dedi.

“-O zaman aldıramam!” dedi ve geri döndü.

Beyine telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını, Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve “Ben kaderime râzıyım!” diyerek telefonu kapattı.

Beyi telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın sesini dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice'nin yanına gitti, bir demet kırmızı gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:
“Ben de kaderime râzıyım!..”

Sevinçle evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk… bütün zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.

Dört saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:
“-Rabbim sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme!” diye duâ etti.



Bu sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle irkildi:

“-Müjde oğlunuz oldu!..”

İki eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.

“-Hoş geldin Sabri!” diye mırıldandı. Bir anda ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.

Ertesi gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor, tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:

“-Müjde, bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ özrü yokmuş!” dedi.

Odadaki herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey, kendisinden utandı.

“-Rabbim beni affet, affet!” diye ağlamaya başladı. 

Hatice'ye döndü:

“-Eğer senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı, şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet!” dedi.

“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!.. Bize acı sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!..” (Bakara, 286)









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

BU MİLLET İLE DÜNYA FETH EDİLİR


İstanbul'un henüz feth edilmediği zamanlarda Edirne'de bulunan Sultan Mehmet, fetih hazırlıklarını yaparken diğer bir taraftan halkın durumunu kontrol etmeyi ihmal etmiyordu.
Ona göre önemli olan milletin birlik beraberlik içinde olmasıydı. Bunu fethin gerçekleşmesinin sartlarından biri olarak görüyordu.

Sultan Mehmet bir sabah kılık kıyafet değiştirip pazara çıktı. Satılan malların kalitesini, fiyat durumunu ve esnafın halini kontrol etmek için, Edirne'nin çarşılarını gezmeye başladı.





Sultan Mehmet, sokağın başındaki ilk dükkâna girdi. Selam verdikten sonra:
"Bana yarım batman yağ, yarım batman bal ve biraz da peynir veriniz," dedi. Müşteriyi güler yüzle karşılayan esnaf, selamı alıp memnuniyetle yarım batman yağı tarttı. Yağı verirken, karşısındakinin padişah olduğundan haberi yoktu:
"Ağam, dilerseniz bal ve peynir verebilirim. Ancak ben bu yağı satarak siftah ettim. Diğer isteklerinizi de daha siftah etmeyen karşı komşumdan alırsanız memnun olurum."

Bu duruma içten içe sevinen padişah karşı dükkâna geçti.
Yarımşar batman bal ve peynir istedi. Dükkân sahibi yaşlı adam balı tarttıktan sonra:
''Allah'a şükür bugün de siftahımızı ettik. Ancak peyniri henüz siftah etmeyen komşumdan alırsanız sevinirim. ''

Sultan Mehmet diğer dükkan dan peyniri aldıktan sonra.
"Bu millette bu yüksek ahlak varken değil İstanbul dünya alınır," diyerek çarşıdan mutlu bir şekilde ayrıldı.






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

ALLAH 'A KÜSMEK

Serçe🐤Allah’a küsmüştü.
Günler geçiyordu ve serçe🐤 hiçbir şey söylemiyordu.
İçine kapanmış derin bir hüzne boğulmuştu.
Artık Rabbine bir şey demiyor ve onunla konuşmuyordu!
Melekler merakla Allah’a serçeyi🐤 soruyorlardı ve her defasında Allah, meleklere “o gelecek” diye cevap veriyordu.
“Çünkü onun sesini duyacak tek kulak benim ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da tek benim” diyordu.




Bir zaman sonra serçe,🐤 kalbi hüzün, gözü yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyordu öyle sessiz sessiz bekliyordu.
Allah,serçeye🐤 seslendi.
Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan derdin nedir senin?
Melekler serçe🐤 ne söyleyecek diye ona bakıyordu.
Serçe mahzun biraz da sitemli ses tonuyla;
“Küçük bir yuvam vardı. Yorulduğumda dinlendiğim üşüdüğümde sığındığım. Kimseyi rahatsız etmiyordum ve kocaman Dünya’da ufacık bir yerdi kimsenin yerini dar etmiyordu.Sen onu da bana çok gördün neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı yuvamı ve beni yuvasız bıraktı.”
Artık konuşamadı serçe 🐤sözleri boğazında düğümlendi.
Sessizlik Arş-ı rahmanda yankılanıyordu ve melekler başlarını eğmiş Allah’ın vereceği cevabı bekliyordu.
Allah; “ sen, o yuvanda dinlenirken seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu, seni yılandan korumak için fırtınaya emrettim yuvanı yıksın diye böylece sen oradan uzaklaşarak yılandan kurtuldun.
Nice belalar var ki muhabbetimle senden uzaklaştırdım ve sen kuşatıcı muhabbetimi görmüyor geçici belalardan dolayı bana düşman oluyorsun.
Serçenin 🐤gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı ve onu çok seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı. 👆💓👌
Utangaç bir sesle:
“Affet Allah’ım “ diyebildi sadece.
Ve gönül sözü Arş-ı İlahi’de yankılandı
“Affet Allahım!”




Başımıza gelen her musibbette,
elbette ki nice hayırlar gizlidir.
Rabbimize isyan etmek yerine,
olanda hayır vardır diyerek rıza göstermek gerekir...
Selam olsun,👈
HAYIRLISI OLSUN diyebilenlere...👍
Selam Olsun,
VARDIR BUNDA BİR HAYIR✌ diyebilenlere...
Selam olsun,
BU DA GEÇER deyip yoluna devam edebilenlere...






Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

YALAN DEĞİL DERSEN BORCUNU ÖDE

Padişahın biri:

'' Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!" demiş.

Yalancılar hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalanlara

Birisi:
- ''Bir kuş aslanı kapip yuvasına götürdtü." demiş.

Padişah:

- ''Bunun neresi yalan? Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kapti mı götürür tabii!"

Diğeri:

- "Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!" demiş.

Padişah:

- "Ülkenin kralı pencereden aşağı bakınırken tacini düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eseğin başına geçmiş. Tabiiki taç kimin başında ise kral odur." demiş.

Başkası

- ''Padişahim ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri geldi!" demiş.

Padişah:

- "Senin ok bir ağacn üstüne düşmüştür. Ağaç sonbaharda yapraklarını dökünce takılacak yer kalmayinca yere düşmüştür."

Böylece, padişah her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.
Ama bir gün bir Kayserili gelmiş:

- "Padişahim sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Onu şimdi geri almaya geldim.

- '' Yalandır dersen ödülümü ver, ''

- '' Yalan değil dersen borcunu öde!"









Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '

Gallery