Hikayeleri Önce sen Oku

Hayat İksiri !



Yürü Dilara! Hayat ve sevgiye dua et!

Nihayet, çocukluğundan beri istediği şeye kavuşmuştu Dilara... İstediği şehre gelmek ve olması gereken şehirde "ha­yatını şekillendirecek" bir öğretinin basamaklarına tırman­mak... Ve oldukça "ihtiyarlamış" olsa da, dedesi Hüsnü Bey'in yanına erebilmek... Onun gibi bir genç kız için "ne bulunmaz nimet"ti, bütün bunlar. Ve genç kız bunların kıymetini iyi bi­lecekti...

Elbette O, şehrine kavuşana kadar, birçok şey değişmişti. Ömrü boyunca okuyarak ve yazarak geçimini sağlamış; üç kızı ve üç oğlu olmasına rağmen hiç bir çocuğuna "kişisel bakı­mında ve işlerinde" yük olmamış dedesi çok hastaydı, artık... Akraba arasına gelmişti ama onlarca eve rağmen kendisini yarı resmi yarı özel bir yurtta bulmuştu, bir anda...

Dede evine gitmemişti. Yoksa gidememişti mi, demeli... Hayır, hayır gitmemişti. Çünkü değişen çok şey vardı hayatta:

Babaannesi daha o altı yaşındayken ölmüştü. Hüsnü Bey, eşinin ölümünden sonra hiç evlenmeyi düşünmemiş; ona yeni bir evliliği tavsiye edenleri de hep azarlamıştı. Fakat altı çocuğuna yüksek tahsil yaptırmanın yanında, -daha sonraki zamanlarda- birer ev de bırakan, bu hayatın pişirdiği adam, yıllar içinde çeşitli sebeplerle çocukları tarafından yalnız bı­rakılmıştı sanki. Kızları ve gelinleri evinde yalnız yaşayan ve dinçken her türlü işini kendi yapan bu asil adama dışarıdan yardıma uğraşsa da; bu olgun insan, an gelince bir hayat ar­kadaşı olması gerektiğini anlayacak ve evlilik kararı verecekti.

Dilara Lise ikide iken; o göçtüğü Balkan Şehrinden, ülkeye yabancı fakat "insanlığa dost" bir kadınla evlenecekti, Hüsnü Bey. Geldiği Balkan şehrinde gençliğinden beri acılarla pişmö Zümrüt Hanım, Hüsnü Bey'le evlendiğinde kendisi altmış se- kiz yaşındaydı, Hüsnü Bey ise seksene merdiven dayamıştı.

Zümrüt Hanım, girdiği ailenin tüm fertlerini bağrına bastı. Hüsnü Bey'in her evladının ve her torununun huyunu, İste­ğini öğrendi, öğrendiklerine göre gönülleri hoş tuttu; onları kendi evladı gibi sevdi.



Yıllar geçtikçe, "beyni ve yüreği" limitsiz çalışan Hüsnü Beyin beyni yoruldu. Dilara'nın üniversite okumak için geldi­ği yılda dedesi felç olarak, yatağa bağlı kaldı. İşte bu yüzden Dilara bu iki yaşlının evinde kalmak istemedi. Diğer evlerde de kalamayınca ilk yılını "yirmi altı kişilik bir koğuş"ta geçirdi, neşeyle...

Dedesi ve babaannesine (herkes Zümrüt Hanım'a "anne" demişti.) yurtta kaldığı bir yıl boyunca her hafta sonu uğradı. Yaşlıların çarşı pazar işlerini gördü. Gerektiğinde ev işlerinde yardım etti. Dedesinin evine her gelişinde, Babaannesiyle be­raber "felçlidir; o anlamıyor artık" denilen dedesiyle de soh­betlerini hep sürdürdü. Hatta yaşlılar arasındaki bugünlerin­den, bu anlarından; şehirde geçirdiği birçok günden ve birçok andan daha fazla keyif duydu.

 Görüyordu; bazı bakışları ya­kalıyordu -o bakışların arasında akrabaları olsa bile-: "Taşralı, üniversiteli olmayı böyle algılar işte. Yaşlıların yanında ne işi var? Dışarıda yapacak çok şey varken..." Fakat Ona bakan bir­çok göz, cevabı görmüyordu:" Ben; kendimin, annemin, de­demin ve şu asil kadının hayatıyla; en az dört -belki de daha çok- hayatı okuyorum; şu ihtiyarların yanında. Siz, nereden göreceksiniz?"

Dede evinde "okunacak" çok şey vardı: Bilinçsizce yatan dedesini her seyrettiğinde çocukluğuna geri döner, dedesinin dinç hallerini yeniden yaşardı O... Daktilo başında çeviriler... Yabancı dil kitapları, sözlükler, eski yazılar... Gelen yabancı misafirler; "insan sohbetleri"... Bu dedesi ne zaman uyur, ne zaman uyanırdı? Evin en büyüğü olmasına karşılık; yemeği­ni bitiren dedesi tabağını, kaşığını, bardağını masadan kendi kaldırır, suya tutar, tezgâha bırakırdı. Ütü için ya da ayakkabı boyatmak için dedesinin bir kez birisine seslendiğini hatırla­mıyordu Dilara...

Ya Zümrüt Hanım? Hiç böyle yaşlı kadın olur muydu?

Evde yalnız olduğu günlerde bile, aniden evine gitseniz; mut­fağında çeşit çeşit yemekler görürdünüz. Ev çiçek bahçesiydi... Misafire vereceği yeni üst baş bile daima bulunurdu. El işi yapardı. Eşi kadar olmasa bile, "okur"du... Dilara'nın en keyifli anları babaannesiyle el değirmeninde dövdükleri kahveleri pişirip de içtikleri anlardı... Bu kadın, çok acı çekmişti ama bir an olsun kimseye "of" bile demiyor, hep gülümsüyordu...



Yaşlı bir adamın bakımını üstlenmişti, sevgiyle. Fakat has­ta yatağını günün her anında "yeni doğan bebeğin" yatağı zannederdiniz... Pekiyi, bu yaşlıların evine gelen insanların çoğu -özellikle, yakın görünenler- neden misafir edasıyla sa­lınıyorlardı ki? Yoksa evin kızı Dilara var, diye mi? Ve o tatlı sohbetler... Ve dedeye bakan gözler..."Hayır, dedem her şeyi anlıyor, anlamalı..." diyor, Dilara... Anlamayan başkaları...

Bir yıl bu şekilde geçiyor Dilara ile Şehir arasında... Ama ne dolu bir yıl... İkinci yılın başında Zümrüt Hanım, Dilara'ya; "bizimle kalmaz mısın?" diyor... Dilara, için ne saadet? Ara­yıp da bulamadığı güzellik... Zümrüt Hanım da çok seviniyor. Dilara, yurttan eve, "evine geliyor. Herkes mutlu... Artık, iyice yatağa çakılı yaşayan Hüsnü Bey de mi mutlu? Dilara'ya öyle geliyor... Dilara, "gözler"... Dilara, gözlerden anlar... Dedesi­nin gözlerinden de...

Artık Dilara'nın, "şehrinde" de bir "yuva"sı var... Hem de bu yuva, yıllardır; gizemi, hayali, emeli, kokusu ile yaşadığı bir yuva... İki ihtiyar ve bir genç çok mutlu... Dilara, ihtiyarlara hizmetten çok mutlu... Zümrüt Hanım, Dilara'nın geleceği sa­atleri biliyor; kız okuldan gelene kadar çörekler, sütler, kahve­ler hazırlanmış...

"Ama Zümrüt Anne, gücenme bana..." Okuldan gelince önce dedeme koşacağım. Elini öpeceğim. O'na bir anlatacağım. Farsçadan kaç aldığımı söyleyeceğim. Dil tarihe nasıl gizlice girdiğimi anlatacağım... Sonra gelirim, Çöreğini yemeğe

onun yüreğine eksik gelen bir şeyler var... Zümrüt Hanım, o yaşlı haliyle Hüsnü Dedeyi tek başına bakmaya çalışıyor. Hüs­nü Beycin çocukları, eve uğrasalar bile, pek bir misafir duru­yorlar. Hüsnü Bey, televizyondaki "bayrakla, "dire, "kalp"e ağlıyor, sanki... Dilara'ya gülümsüyor gibi... Yok, eksik olan; felçli olan bir şeyler var... Fakat felçli olan Hüsnü Bey değil...

Bir gün... Zümrüt Hanım eşinin günlük bakımını yaparken; gittikçe ağırlaşan hastayı kaldırmakta zorlanıyor... Zümrüt Ha­nım da güçsüz aslında... Hadi Dilara...

"Babaanne, ben de yardım edeceğim..."

"Bırak, ben yaparım kızım"

"Hayır, babaanne! Hadi dedecim, tut kolumdan..."

"Aa, neden şaşırdınız? Ben, bu evin kızı; şu adamın da ca­nıyım..."

"Ohh, pınl pınl oldu Dedem.."

"Yapma ama babaanne, ne de sulu gözmüşsün sen..."

"Dedem, Ben ve Zümrüt Anne; aylardan beri ilk kez gönül huzuru ile uyku çekiyoruz... İşte, tam bir aile olduk şimdi..."

Ertesi sabah; üç çift göz neşe ile gülüyor... Ertesi gün, er­tesi gün, daha ertesi gün de... Ve sanki o günden sonra; Hüs­nü Bey Dilara'yı dinlerken yüzünü genç kıza doğru dönüyor. "Seviyorum seni be Dedem..."

Dilara, artık tamamen emin: "Dedesi, olan biteni anlıyor." Sanki bir şeylere binlerine kızmış da; bilerek konuşmuyor. Ya da "bilmemesi gerekenler olduğunu bildiği için", "gerekenlere numara yapıyor"... Gördüm Dede, yine ağladın, şu Bayrak'ta... Farsça dedim; gözün parladı. Ve bugün, elimi daha güçlü tu­tuyorsun...



Gelen misafirlere anlatıyor Dilara sevinçle: "Dedem anlı­yor, biliyor musunuz?"...

Buz gibi cevaplar: "A olur mu canım; o felçli"

"Yok, canım, Dedemi ve hayatı anlamayanlar felçli..., 0,bana hayat veriyor..."

Dilara bir sabah erkenden kalkıyor; Dedesi'nin yanına gi­diyor ve "Dedecim, bugün zor bir sınavım var. Bana dua et, olur mu" diyor, dedesinin elini yine sımsıkı tutarak. Tam etini bırakacakken dedesinin; dedesi daha da kuvvetli kızın elini sı­kıyor; kızın gözlerinin içine bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyor.

Kız, şaşkınlıktan, yerine mıhlanmış, gözlere bakıyor... Sonra okuluna koşuyor. Okulunun en zor sınavlarından birine giri­yor...

Aradan bir hafta geçiyor. Kız, zor sınavdan geçtiğini öğre­niyor. Büyük bir sevinçle, akşam soluğu dedesinin yanında alı­yor. "Dede, sınavı geçtim. Sen bana dua etmiştin; sınavı geç­tim... Ver elini öpeyim..." Eline sarılıyor dedesinin... Dedesinin O'na bakarken döktüğü incileri görüyor... O incileri avuçluyor, genç kız... Zümrüt Hanım da şahit oluyor, o incilere... Birkaç sessiz zümrüt de O'ndan... O akşam billur bir ırmak var, evde...

O günden sonra, her sabah, kapıdan Dedesinin duasını alarak çıkıyor genç kız; o günden sonra, her gün, hiç konuş­madığı sanılan Hüsnü Bey; Dilara'nın eve girdiğini anladığı anda, var gücüyle bağırıyor; yatağından; "Dilara"...Ve Dila­ra, yürekten kopan bu sesi her duyuşunda dedesinin yanına gidip elini tutuyor. O'na dil döküyor... Bu konuşmayı Zümrüt Hanım, Dilara ve Hüsnü Bey duyuyor; Hüsnü Bey'in ölümüne kadar...

Dilara, bu şehri, bu kalbi ve bu konuşmayı çok seviyor; ömrü boyunca... Ve anlıyor ki; yatakta yatan ihtiyarlar felçli olmaz; yüreği göremeyen ve hissedemeyenler felçli gezer ha­yatta... Bütün hayat iksiri "sevgide... Yürü Dilara... Hayata ve sevgiye dua et... Ve hayatı gören gözlere şükret...

Yegâh Elif Mir Zade

Hikaye Yazarı  '' HATİCE DÖKMEN ''





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

0 yorum:

Yorum Gönder

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '