Hikayeleri Önce sen Oku

Gerçekleşen Rüya (Gerçek Hayattan )


Gölcük Anadolu İmam-Hatip Lisesinde 3 kız öğrenci kendi ayakları üstünde durmanın savaşını veriyor, ilk emir olan ‘oku’ ayetinin gereğini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Özlem, Tuba ve Zeynep’ti isimleri. Sistemin mağdur ettiği 3 genç kız. Umutları tırpanlanmış, hayallerine hoyratça el atılmış, yürüyecekleri yollara engeller dizilmiş, hayatının baharında 3 güzel insan.
 
İçlerinden Zeynep olanı Erzurumluydu. Uzun yıllar öncesinden ailecek kalkıp Gölcük’e yerleşmişlerdi. Burada doğmuş, ilköğretimi burada tamamlamıştı Zeynep. Genlerinde taşıdığı soyunun güzelliğiyle, aydınlık geleceğimizin Nesibe’si, Nene Hatun’u olacak bir körpe ruhtu. Tuba daha kararlı, biraz daha cesurdu ona göre. Kolay kolay pes etmeyen, biraz da dünyayı ve içindekileri çok da umursamayan bir insandı. 

İçlerinde en halim selim,en heyecansız, en uysal görünen Özlem, Sakaryalı olmasına rağmen diğerleri gibi doğumundan beri bu topraklardan beslenmiş, ekmeğini yemiş, suyunu içmiş adı gibi mutlu yarınlara hasretlik duyuyordu.





Üç genç kız aynı okulda lise son sınıfta idiler. Hafta içleri okula, hafta sonları özel bir dershaneye devam ediyorlardı. Hedefleri belli, gayeleri aynıydı. Okuldan aldıkları dini eğitim ve terbiyeyi üniversite sınavlarına taşımak; kendilerinden beklenen çetin mi çetin zorlardan zor , bin bir başlı kartalın taşıyamadığı ağır davayı muhtaç sinelere, hasta ruhlara bir ab-ı hayat gibi içirmekti yegane gayeleri. Çevrelerinden , ailelerinden ve de en önemlisi tarihin şanlı geçmişinden genler yoluyla miras edindikleri bu güzellikleri hasta, ölgün, çılgın ve umarsız, çağın pençesinde kıvranan zavallı gönüllere bir deva olarak Kevser şarabı gibi içirmek istiyorlardı. 

Dava büyük, kendileri küçüktü. Mesafe uzun, güçleri kısaydı..
Gönülleri ve hayalleri zengin, imkanları fakirdi.
Dayandıkları dava çok sağlam, naçiz bedenleri güçsüzdü.

Kendi acizlikleri ölçüsünde Rablerinin azametine sığınmışlar, fakirlikleri nispetinde onun bitmek bilmeyen zenginliğini arzulamışlar, cüz’i iradelerinin küçüklüğüne oranla Rahman’ın büyüklük kapısının tokmağına yapışmışlardı hayatlarının baharındaki bu üç genç kız. İstiyorlar, ağlıyorlar, dahası yalvarıyorlardı Rablerinden. Yıkılıyorlar, horlanıyorlar ama yılmıyorlardı. Dua dua eller karıncalanmış, cennet bahçelerini andıran seccadelerinin üstünde diz çökmüşler, kapkara gecenin simsiyah koyuluğuna inat, bembeyaz tülbentleriyle geleceğin ak, apak dünyası için sonsuz hazineden medet bekliyorlardı.

Defalarca uyarı almışlar, dinlemeyince de kınama cezasıyla cezalandırılmışlardı. Başlarını açmaları isteniyordu onlardan. Oysaki okumak ve rabbin emirlerini yerine getirmekten gayri düşünceleri yoktu. Şok oldular önceleri. Hoyrat kaba bir avuçta çırpınan güvercin misali kaçmak, özgürlüğe uçmak istediler. Heyhat.! Nereye.? Ve ne zamana kadar. ?

Bu dünya onlara zindan gelmeye başlamıştı. Yer bakır, gök demirdi adeta. Asuman demirden parmaklıklarla örülüydü sanki. Bir nefes alışlarına karışan yoktu, işte o kadar. Özellikle o okula seçilip gönderilen bazı öğretmenler tarafından aşağılanıp baskıya maruz kalıyor, küçük düşürülüp onurlarıyla oynanıyor ve taviz vermeleri isteniyordu. Artık ders ortasında ‘idare tarafından çağrılmak’ kanıksanmış, alışkanlık onları da kuşatmıştı. Gülerek gidiyorlardı horlanmanın, disiplin cezası almanın, kovuşturulmanın, uzaklaştırılmanın üstüne.Tıpkı eski namlı, şanlı savaşçıların ölümün ağzına güle oynaya gidişleri gibi gülerek, mücadele uğruna çile çekmenin zevkiyle koşarak gidiyorlardı.

Ağızlarda dua hiç eksilmeden, birbirlerine moral veriyorlardı sürekli. Dayandıkları hissiz, sağır duvarların iliklerine işleyen soğukluğunu birbirlerine sarılarak gidermeye çalışıyorlardı.
Bu ağır baskıya, koşuşturmaya bazen zayıf vücutları dayanamıyor, yenik düşüyordu. Zeynep.15 gün hastanede yattı. Ama onu asıl yarayan yatağa mıhlanıp kalması değil, arkadaşlarını bu çetin, amansız mücadelede yalnız bırakmasıydı. Sonra sırasıyla Tuba ve Özlem…

Dershanede Türkçe derslerine giren Osman Hoca fark etti durumlarını. Çünkü oda liseyi memleketi Tokat’ın Zile ilçesinde, İmam- Hatipte hem de yatılı olarak bitirmişti. Aynı kaderi yaşamanın hüznüyle dertlendi onların derdini. Moral vermeye çalışıyor, mücadelenin ta Adem’den beri var olduğunu, ve de dünya döndükçe var olacağını anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu.
‘Direnin’ diyordu ‘zafere çiçekli yolardan ulaşılmaz.’

Son günlerdi. Okulun ve dershanenin bitmesine bir aydan az bir süre kalmıştı. Baskı son haddine varmış, önlerine iki seçenek sunulmuştu. Ya okuldan atılacak, tahsil hayatları bitecek, ya da inandıkları değerlerden taviz vereceklerdi.Okulun son günleri olunca işin rengi daha bir başka oluyordu haliyle. Kafalarında gel-gitler, çatışmalar olanca hızıyla devam ediyordu. Hele de mücadeleyi bırakıp, pes eden arkadaşlarını görünce içte ve dışta yaşadıkları çatışma son hadde varıyordu. 

İp incelmiş, kopmak üzereydi. Rehber hocalarına gidip akıl danışmak istediler. Gençliğin, tecrübesizliğin, yol yöntem bilememenin ve de yola daha yeni çıkmanın verdiği heyecanıyla başladılar içlerini dökmeye. 

İlk önce Zeynep başladı söze. 

- Hocam, artık dayanamıyoruz. Bir yanda inancımız, diğer yanda okul idarecileri ve öğretmenler. Çok zorlanıyoruz. Umutla vardığımız kapılar yüzümüze kapanıyor. Bir çıkış arıyor ama bulamıyoruz.

Zeynep’ten sonra söz sırası Tuba’daydı. 

-Ailelerimiz de homurdanmaya başladı. Ne yapıp yapıp okulu bitirmemizi istiyorlar. Tabii onlar da haklılar. Onlara da bir şey diyemiyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık, iki arada bir derede kaldık.

Noktayı Özlem koydu. 

- Her şey bir yana, bazı arkadaşlarımız pes etti. Baskıya daha fazla dayanamadılar. Hocalar da onları bize örnek göstermiyorlar mı işte bizi perişan eden de bu.”

Vahide Hoca acı acı gülümsüyordu. Gözleri sabit, bir noktada dalgın, dalıp gidiyordu.
Uzunca bir sessizlikten sonra tane tane konuşmaya başladı. Adeta kelimeleri israf etmekten korkarak, gözleri ile öğrencileri tebrik ederek anlatmaya başladı.





- Sizlere ne mutlu.! Ne yüce bir davayı omuzladığınızın farkında mısınız.? İleride çocuklarınıza, torunlarınıza ve bugünleri yazacak geleceğin şanlı tarihçilerine, kalemi güçlü, beyni hür edebiyatçılarına anlatacağınız ne çok şeyleriniz olacak. Burada durdu Vahide hoca,

 kahvesinden bir yudum alarak devam etti.

- O yüzden bugünlerin, bu zor, çetin sıkıntılı günlerin tadını iyi çıkarın. İleride ‘hey gidi günler’ diyen münadi gibi “ Meğer bu günler ne tatlı günlermiş. Ne yaşanılacak günlermiş.!” diyeceksiniz. Asla yılmayın, pes etmek yok bizim kitabımızda. Çarmıha gerilir gibi iki deveye bağlanarak şehit edilen Sümeyye’yi düşünün. Üzerine kayalar konan, tüm yalnızlığıyla, çaresizliğiyle ve teninin rengi gibi kapkara talihiyle inleyen, sabreden ama tüm dünyaya ‘ Ehad Ehad.!’ diye haykıran Bilal-i Habeşi’yi düşünün. Unutmayın ki zafer sabreden ve asla yılmayanlarındır.

Konuşma bu minvalde uzayıp gitmiş, 3 öğrenci biraz rahatlamış, umutlanmış, dava adına bilenmiş bir şekilde kaldıkları eve gelmişlerdi. Üçünün de ağzını bıçak açmıyordu. Zoraki yenen bir yemekten sonra yatsı namazını kıldılar. Tuba ellerini kaldırıp duaya başlayınca diğerleri de sessizce dinlemeye ve yüreklerini konuşturmaya geçtiler.

- Allah’ım, bize tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm, sana rezil etmeyen bir dönüş nasip etmeni istiyoruz. Bizi çok sabreden, çok şükreden kullarından eyle. Bizi insanların gözünde büyük, fakat kendi gözümüzde küçük kıl.!

Ne kadar süre geçti bilemediler. Namaz bitti, tesbihat bitti, dua bitti. Bitmeyen umutlarıyla yataklarına uzandılar. Akıllarında sabah Bilal-i Habeşi ile anlatılanlar, dillerinde yatarken okunması sünnet olan dualarla uykuya daldırlar. Gecenin kuytuluğuna ve rahmetin sessizce inişindeki lütfa eren bu gözleri kapalı, yürekleri açık 3 genç kız, birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görmeye başladılar.

Sabah olmuştu. Neşe ile kahvaltı yaptılar. Hepsinin de gözlerinin içi gülüyor, birbirlerine rüyalarını nasıl anlatacaklarının senaryosunu kafalarında kuruyorlardı.

Söze ilk Zeynep başladı.

- Arkadaşlar içimde müthiş bir huzur var. Adeta içim içime sığmıyor. Sanki ötelerden razılığa ve cennete dair müjde almış gibiyim. Bunu da asla unutamayacağım bugünkü rüyama borçluyum.

Tuba heyecanla atıldı.

- Ne gördün Zeynep, bize de anlatır mısın.?

Özlem de dayanamayıp söze karıştı.

- Gerçi ben de bir rüya gördüm ama istersen önce sen anlat.!

Zeynep sesini ayarladı, bir iki öksürüp etkisinden kurtulamadığı rüyasını anlatmaya başladı. 

- Yemyeşil bir bahçede havuzun başındayım. Sanki cennette Kevser havuzunun yanındayım. İleride büyükçe bir kaya üstünde bembeyaz elbiseler içinde arkası bana dönük, heybetli bir insan oturuyor. Yanına yaklaşıyorum. Birden ayağa kalkarak bana dönüyor. Aman Allah’ım.! O da ne.? Bu Bilal-i Habeşi değil mi.? Ta kendisi… İlk Müslümanlardan, ilk müezzin ve Kabe’nin damına çıkmış ilklerden. Gülümsüyor şehadet parmağıyla göklerde bir yeri işaretliyor ve müjdeyi veriyor. ‘ O gelecek. Sana haber vermeye beni gönderdi. O gelecek ve seni selamlayacak.’

Zeynep durdu, çayından bir yudum alarak devam etti.

- Ardına bakmadan elçilik görevini tam yapmanın rahatlığıyla, dönüp gitti Bilal-i Habeşi.
Heyecanlı bekleyiş sürerken göklerden tam da işaretlediği yerden bir güvercin gelip kayanın üzerine konuverdi. Derken güvercin nurani, takım elbiseli, heybetli mi heybetli ,yakışıklı bir genç oluverdi. Aman Allah’ım, etraftan çığlıklar, sevinç sesleri yükselmekte.‘ Efendimiz geldi. Müjdeler olsun, Efendimiz geldi.’

Zeynep burada durdu. Artık konuşamıyordu. Hala olayın şokunu yaşamaktaydı. Diğerlerinin gözleri fal taşı gibi açılmış, kulaklarıyla değil kalpleriyle tüm hücreleriyle dinliyorlardı.

Dayanamadı Tuba. 

- Anlatsana.! Sonra neler oldu.?

Zeynep devam edemedi, hıçkırıklara boğulmuştu çünkü. Omuzlarını sallayarak, sicim gibi yaş dökerek sarsıla sarsıla ağlıyor, ağladıkça içine bir huzur dolduğunu hissediyordu. Söz sırası 
Tuba’daydı.

- İstersen ben devam edeyim. Güvercin peygamberimiz oldu. Bana döndü. Aman Allah’ım, o ne müthiş güzellik.! Asaletinden, nurunun parlaklığından cesaret edip de yüzüne bakamıyorum.
Hıçkırıkları Tuba’yı da konuşturmaz. Sözü bağlamak Özlem’e düşmüştür.

- Sonra elimi açıp yapacağı duaya ‘amin’ dememi istedi. Ya rabbi, ne güzel dua ediyordu.! O dua ediyor, ben içten amin diyordum.Tüm benliğimi bir huzur esintisi sarmıştı. Ne unutulmaz bir duygu yoğunluğu…Sadece yaşayan bilir. Heybetinden yüzüne bakamıyordum.’ Sabırlı olun. Çalışmaya devam edin. Allah size istediğinizi verecektir.’ diyordu.

Ortam sakinleşti bir müddet sonra. Ağlayan gözler duruldu. Üç genç kız çeşitli duyguların hercümerciyle bakıştılar. Nasıl olur da üçü de aynı rüyayı görürdü.?

Aslında fazla kurcalamaya gerek yoktu. Kalpler bir ve beraber attıktan sonra …
Düşünceler aynı frekansta dolaştıktan sonra, bedenlerin ne hükmü vardı. ?

Tuba oracıkta secdeye vardı, peşinden diğerleri.





Bu sevinci paylaşmak için dersaneye, hocalarına koştular. İlk önce Osman Hocanın odasına uğradılar. Tuhaftır, Hoca anlatılan rüyayı sadece dinledi. aslında dinlemesini bilene o vakur duruşuyla çok şey anlattı. Durgundu. Hiç tepki vermeden sonuna kadar dinledi. Ağır ağır kahvesini yudumlayarak şaşırmamasına şaşıran öğrencilere mırıldandı.

- Dua edin, icabet edeyim. Siz bana bir adım gelin, ben size 10 adım geleyim.Siz bana yürüyerek gelin, ben size koşarak geleyim.

Ellerini iki yana açarak coşkuyla haykırdı.

- Önünüzde böyle yüce bir ruh varken, arkanızda en büyük dayanağınız Allah olunca hele deyin bana kim tutar sizi.? Yürüyün.! Koşun.! Hatta uçarak varın varmak istediğiniz hedefe. Sulh adaları sizleri bekliyor.

Sonra sustu Osman Hoca. Teker teker öğrencilerine göz gezdirdi. Gözlerinde bir ışıltı, bir parıltı vardı hepsinin de.

- Kutlarım sizi. Peygamberimin müjdesi kadar. Bilal’in münadiliğince, sizin de bu müjdeye icabetinizce ve verdiğiniz kutlanmış, alkışlanmış mücadelenizce kutlarım.

2 ay sonraydı. Esadaş firmasının otobüsü Erzurum’a yol alıyordu. 23 numarada Vahide Hoca oturmuş, keyifle gülümsemekteydi. Yanında Tuba vardı. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin Fizik Bölümünü kazanmıştı üçlüden Tuba olanı. Hem de son tercihiydi. Kader kalemi böyle takdir buyurunca nice engeller, nice muzır manialar beyhude uğraşlar olarak kalmıştı. 

33 numarada bir öğretmen, bir öğrenci daha vardı. Türkçe öğretmeni Osman Hoca, aynı üniversitenin Biyoloji bölümünü kazanmış Burak’la kayıta gidiyorlardı. Mola verilince Tuba annesinin yaptığı pastadan ikram etti hocasına. Osman Hoca ona Erzurum’u anlattı. Çünkü o da Erzurum’da okumuştu üniversiteyi. Hele Erzurum’un bağrından çıkan münadiyi anlatırken kendini zor tuttu. Dalıp gitmişti onunla karşılaştığı ilk güne. Hiç unutamadığı o aziz hatırayı, Aziziye Koleji’ndeki sohbeti hatırlamıştı.

Tuba mutluydu. En çok görmek istediği şehre gidiyordu. Erzurum en yakın arkadaşı Zeynep’in memleketiydi. Ondan o kadar çok dinlemişti ki, adeta taşını toprağını görmeden ezberlemişti.

Gölcük garajlardan Sakarya’ya yol vuran bir başka otobüs daha vardı. 13 numaradaydı memleketi Sakarya olan Özlem. Üçlüden ikincisi. Sevinçten durup durup ağlıyor, yanındaki hocasıyla, Sakarya Üniversitesi Fizik bölümüne kayıt yaptırmaya giderken zafer kazanmış komutan edasıyla gülümsüyordu.

1 yıl daha geçti. Atatürk Havaalanında Dış Hatlar Terminalinde tatlı bir koşturmaca vardı.
Kalabalık bir gurup Gölcük’ten gelmişti. 2 kız, 2 erkek öğrenci aileleriyle gelmişler, son hazırlıklarını yapıyorlardı. Türkçe öğretmeni Osman, tarih hocası Abdullah Göçmen de yanlarındaydı. Biletler kontrol edildi, valizler teslim edildi. Uğurlama töreninde dualar, gözyaşlarına karışmış, şimdiden içlerine çöreklenen hasretin, gurbetin acısını yudumluyorlardı.

Zeynep..! Üçlüden sonuncusu…Elinde küçük bir poşetle yaklaştı Osman Hocaya. Küçük bir hediyeydi poşetteki. Süslemeli, küçük bir maket saz. Titrek sesiyle mırıldandı. - Hocam,sağ olun. Çok emeğiniz geçti bize. Bugün bu uçağa biniyorsam, hizmet deyip, ilim deyip, Allah rızası deyip gurbete çıkıyorsam sizin de payınız büyük.

Hediyeyi uzattı titreyen elleriyle.

- Lütfen kendi küçük, manevi anlamı büyük bu hediyemi kabul edin. Ona baktıkça bana dua edersiniz. Başarılı olmam için, bana bağlanan umutları boşa çıkarmamam için… Gözler hafiften nemlenmiş, haklar helal edilmiş, yolcular aileleriyle vedalaşıyordu. Zeynep karışık duygular içindeydi. En çok istediği bölümü kazanmıştı. Matematik onun hayallerini süsleyen bölümdü. Rab isteyince imkansız görünen nice şeyler imkan oluveriyordu.

Zeynep gurbete çıkmanın hüznüyle mahzun, kendisini Kırgızistan’a götürecek uçağa binmeden önce son kez dönüp Tuba’ya sarıldı. Onun gideceğini duyan Tuba Erzurum’dan kalkmış gelmiş, uğurlamaya koşmuştu. 4 öğrenci uçaktaydı. Bir homurtu duyuldu. Havalanan uçak semada süzülürken Zeynep yanındaki arkadaşına başını yaslamış, gözyaşları dolgun yanaklarını ıslatırken dudakları kıpır kıpırdı.





Yaşam Tadında Hikayeler

Severek Beğenerek Okuduğunuz hikayelere Android uygulamımızı indirerek cep teleofnlarınızdan ve Tabletleriniz ile de Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz,Yorum ve beğenilerinizi bekliyoruz...

0 yorum:

Yorum Gönder

YASAL UYARI: Sitemiz de yer alan materyalleri izinsiz kopyalamak ve kullanmak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. '